Bütün, döngü ve denge

Abone Ol

Kuraklık ve seller, çoğu zaman yerel felaketler gibi ele alınan, efsanelere konu olan ancak kavramsal olarak bir köy, bir şehir veya bir ülkeden çok daha büyük alanları etkileyebilecek durumlardır. Bazen bir ülkenin tarımı kuraklıktan zarar görürken, bir başka ülke veya bölgede nehirler taşar ve bunlar sanki birbirinden kopuk olaylarmış gibi değerlendirilebilir. Oysa ki yakın zamanda yapılan araştırmalar, su hareketlerinin rastgele değil, küresel ölçekli ve belirli bir ritim içinde senkronize halde gerçekleştiğini gösteriyor olabilir.

Çevremizdeki en önemli etmenlerden biri olan su, pek çok farklı doğa olayında ve insan yaşantısı üzerinde etkili sistemde yer almaktadır. Bütünsel bir felsefe ile ele alındığında neredeyse tüm olay ve durumların birbirini etkilediği veya tetiklediği düşünülen dünyamızda, bugüne kadar tam olarak tanımlanmamış ve hermetik bir dengenin korunması misali işleyen, yaşantımız için oldukça fazla önem taşıyan döngüler de mevcut.

The University of Texas at Austin bünyesindeki araştırmacıların yayımladığı bir çalışma, 2002 ile 2024 yılları arasındaki dönemde dünyanın toplam su depolamasında gözlemlenen aşırı değişimlerdeki başlıca itici gücün “ENSO” yani “El Niño Güney Salınımı” döngüsü olduğunu ortaya koyuyor. ENSO, ekvatoral Pasifik’te deniz yüzeyi sıcaklıkları ve atmosfer basıncı değişimleriyle tipik salınımlar gösteren, oldukça kapsamlı ve etkili bir sistemdir. Bu bağlamda kısaca, El Niño sırasında Pasifik’in orta-doğu kesimleri normalden daha sıcak, La Niña sırasında ise daha soğuk seyreder. Bu değişim süreçleri, rüzgâr düzenlerini ve yağış kuşaklarını etkileyerek dünyanın uzak bölgelerinde bile yağış ve kuraklık dengelerinin reaksiyonlarına neden olabilmektedir.

Yapılan araştırmanın dikkat çekici yanı, bu döngünün bölgeleri yalnızca tek birer birim olarak etkilemekle kalmaması. Aksine, farklı kıtalarda aynı anda alışılmadık derecede sulak ya da alışılmadık derecede kurak koşulların oluşmasına zemin hazırlayabiliyor oluşu. Bu eşzamanlılık dikkatlice incelendiğinde, gıda üretimi ve fiyatları, tarım, ticaret ve insani yardım planlaması gibi alanlarda büyük ve zincirleme etkiler yarattığı görünüyor; çünkü dünyamızın ve bizlerin kompleks gereksinimlerinden dolayı bir bölgede oluşan eksiği başka bir bölgenin fazlasıyla telafi etmek her zaman mümkün veya verimli olmayabiliyor.

Çalışmada “toplam su depolaması” kavramı öne çıkıyor. Bu yaklaşım yalnızca yağışa ya da nehir seviyelerine bakmıyor; nehir ve göllerin suyu, kar ve buz, toprak nemi ve yeraltı suları birlikte ele alınıyor. Bu bütüncül bakış, yüzey gözlemlerinde henüz çarpıcı bir tablo ile karşılaşılmazken bile sistemin derinlerinde oluşan su açığını veya fazlalığını yakalamayı mümkün kılıyor. Bahsettiğimiz araştırmada kullanılan bu devasa kapsamlı ölçüm için NASA’nın GRACE ve GRACE-FO isimli uydularının dünyadaki su kütlesini takip edebilen yerçekimi bazlı verilerinden yararlanılmış. Hakkında veri bulunmayan dönemler için ise günümüzde git gide gelişen modelleme ve veri üretimi yöntemlerinin kullanılmış olması ise farklı araştırma dallarındaki ilerlemelerin birbiri üzerindeki olumlu etkilerini öne çıkarırken aynı zamanda oluşturulan veri ve dolayısıyla elde edilen bulgular hakkında bazı soru işaretlerinin doğuşuna neden oluyor.

Bu kapsamlı araştırmanın sonuçları bizlere, su yönetiminde “suyumuz azalıyor, azalacak” gibi “kıtlık” odaklı tek bir mesajın yeterli olmadığını hatırlatıyor: Asıl mesele, aşırılıkları verimli ve iyi yönetmek, bunlara hazır olmak. Nitekim bu çalışma, küresel ölçekteki 2-3 yıllık, El Niño ve La Niña ile ilişkili, bir ritmin sulak ve kurak aşırılıkların önemli bir bölümünü açıkladığını ortaya çıkarırken ayrıca, daha büyük çaplı bir değişimin ise uzun dönemler içinde bu aşırılıklardan hangisinin ağır basabileceğinde söz sahibi olduğuna dair çıkarımlara da vardı.

Tarih, su konusundaki bu “aşırılık yönetimi” meselesinin kültür ve toplum üzerindeki izleriyle dolu. Nil’in taşmasını baz alarak kurulan yerleşimleri ve oluşturduğu tarım sistemiyle tanınan Mısır’da bile, Nil taşkınlarının çok düşük ya da çok yüksek seyrettiği dönemlerin kıtlıklarla eşzamanlı ilerlediğini gösteren ölçüm kayıtları, su rejiminin toplumsal kırılganlığı nasıl etkilediğini gösteren güçlü birer örnektir. Benzer şekilde, uzun süreli kuraklıkların bazı uygarlıkların siyasal ve ekonomik düzenini sarstığına dair Güney Amerika’dan Mezopotamya’ya kadar pek çok kaynak mevcuttur.

İçinde yaşadığı evrenin ve doğanın döngüselliğini içselleştirmiş insanoğlu bu konsepti inanç ve yaşamda birçok şekilde yansıtmıştır. Mantık ve gözlem çerçevesinde güneşin doğuşu ve batışı, dalgaların hareketi ve gök cisimlerinin dönüşü eski çağlardan beri bilinçaltımıza işlenmiş olgulardır. Tarım, lojistik ve insanın pek çok temel ihtiyaç ve girişiminin planlanışı ile gelişiminde doğanın döngüleri baz alınmış olsa da, bugün bile hala kavramaya çalıştığımız sistemlere ev sahipliği yapan dünya, insan ömrünü ve hatta kolektif bilinci bile aşabilecek ölçekte döngüleri de içerdiğinden, beşerî yaklaşımlarca beklenmeyen durumlar, mükemmel yaklaşımların varlığını zorlaştırır.

Peki, bu araştırmadan yapılan çıkarımlar gelecekte nasıl kullanılabilir? Öncelikle, su yönetimini yalnız baraj doluluğu veya yağış toplamı üzerinden değil, yeraltı suyu ve toprak nemini de içeren “toplam su depolaması” gibi bütüncül göstergelerle izlemek gerekir. İlerleyen aşamalarda ise belki de ENSO tahminleri bir “erken uyarı” sistemi olarak kullanılabilir ki, bu da belirli bir süreçte belirlenenden daha fazla sayıda tarım havzasının risk altında olabileceğinin öngörülmesi durumunda ithalat-ihracat planları, stratejik stoklar ve yardım koridorlarının buna göre önceden şekillendirilmesini sağlayabilir. Bunlar haricinde, altyapı tasarımı “ortalama koşullara” değil, taşkın ve kuraklık ekstremlerine göre esnekleştirilebilir. Yazın kuraklık yaşayan, ancak yağmur yağınca altyapı yetersizliğinden dolayı sular altında kalan ve çok fazla ekstra kaynak ile efor harcamak zorunda kalan bir şehir, buna basit bir örnek olarak olabilir.

Sonuç olarak, Pasifik’teki bir sistemin dünyanın başka köşelerinde tarlalara, barajlara ve sofralara kadar uzanabilmesi, suyu yalnız yerel bir kaynak değil, küresel bir sistem olarak incelemeyi daha da zorunlu kılıyor. Bu yeni çalışma, felaketlerin nerede olduğundan ziyade “nerelerde” ve nasıl bir senkronize zıtlıkta olabildiğine bakmanın, su yönetimi için oldukça önemli olduğunu gösterirken aynı zamanda bizlere bütünleyici bir bakış açısı ile farklı boyutlardaki olayların beraber incelenmesinin değerini de hatırlatıyor.

{ "vars": { "gtag_id": "AW-16801464760", "config": { "AW-16801464760": { "groups": "default" } } }, "triggers": { } }