Öykünme açmazı

Abone Ol

Paris ve dünya, geçtiğimiz günlerde ilham veren kadınların kaybına ağladı; sarışın sinema ilahı Brigitte Bardot ve yüksek sosyetenin ikonlarından Jacqueline de Ribes hayata gözlerini yumarken, iki yıl önce vefat eden müzisyen ve aktris Jane Birkin’in adını yaşatacak bir anma töreni gerçekleşti. Bu karakterler kimdi ve Fransız kadınların üzerimizdeki etkisi neden böylesine büyüktü?

Elinde çanta yerine taşıdığı sepeti, Hermès markasının kült ‘Birkin’ modeline adını veren ve kendine ait versiyonu açık artırmada 10 milyon dolara alıcı bulan Jane Birkin, aslında 1960’lar müzik ve modasının dünyaya yön verdiği yıllarda, Swinging London akımının bir üyesiydi. Genç İngiliz oyuncu, ikinci eşi Serge Gainsbourg’la bir film projesinde tanışarak Fransa’ya taşındı ve masum bakan kocaman mavi gözleri ve kaküllü saçlarıyla yer aldığı ‘La Piscine’ gibi kült filmler, ve elbette Gainsbourg’a eşlik ettiği şarkılarla tüm dünya kadınlarına referans oldu. Aurasını taşıyan yetenekli kızları Charlotte Gainsbourg ve Lou Doillon’un günümüzde onun stil mirasını devraldığı bu etkileyici figür, yakın geçmişte Paris Belediyesi’nin bir sokağa ismini vermesiyle onurlandırıldı, ancak anlayacağınız aslında Fransız değildi.

Ondan bir önceki jenerasyona ait erkeklerin rüyalarını süsleyen Brigitte Bardot ise taşkın karakteri ile disiplinli ailesinin hayat görüşleri uyuşmayan travmatik bir çocukluktan gelen, alışılagelmedik bir aktristi. 1950’lerdeki film kariyeri ‘Ve Tanrı Kadını Yarattı’ gibi yapımlarla devleşen Bardot, dolgun dudakları ve kıvrımlı vücudunu affetmeden sergilemesi, cüretkar rollere rahatlıkla bürünmesiyle bir seks sembolüne dönüştü. Bardot, emekliliğe erken ayrıldı, ömrünü hayvan haklarını adadı ancak anneliği reddetti. Otobiyografisinde “Oğlum yerine bir köpek doğurmayı tercih ederdim” gibi çıkışlara dahi yer verdi, oğluyla eser sayıda görüştüğünü açıkça ifade etti. Bu Fransız, mükemmel olmaktan çok uzaktı.

Kontes Jacqueline de Ribes ise bu sanatçı profillerinin eriştiği milyonlarca hayrana sahip değildi belki ama stiliyle Yves Saint Laurent ve Jean-Paul Gaultier gibi efsane moda tasarımcılarının ilham kaynağı olmuş bir isim. Aristokrat bir aileden gelen Ribes, ayrıcalıklı bir yaşam sürmüş ancak kurucusu ve tasarımcısı olduğu giyim markasıyla büyük ticari başarılara imza atmış, hayır işlerinde topladığı rekor bağışlar ona Fransa hükümetinin prestijli Légion d’Honneur nişanını kazandırmıştı. Jacqueline de Ribes, erişilmez kaynak, çevre, gusto ve titre sahipti belki ama kemerli burnu onun steryotip güzellik standartlarına uymayan karizmatik yüz hatlarına şekil vererek, kendine güveni ve havasını tamamlayan önemli bir etkendi. ‘Paris’in son kraliçesi’ lakaplı Ribes, aslında Fransız kadınlarının ilham verme gücünün, tıpkı Bardot örneğinde olduğu gibi, kusursuzluktan geçmediğinin kanıtıydı.
Aslında Paris’in tüm estetik algımızın başkenti olmasında rolü oynayan orijinal kişi, Fransa’nın gerçek son kraliçesi olan, aslen Avusturyalı Marie Antoinette. Hatta şimdilerde Victoria & Albert Müzesi’ndeki özel bir sergi, tarihteki bu çarpıcı karakterin moda üzerindeki etki ve önemini inceliyor. Terzisi Rose Bertin ile yürüttüğü vizyoner ilişki, tüm değerli kumaş tüccarlarının, ve tabii her türlü lüks ürün tedarikçisinin Paris’e akın etmesine sebep oluyor ve tıpkı eşli XVI. Louis’nin büyükbabası, ‘Güneş Kral’ lakabıyla tanınan XIV. Louis’nin gerek bale gerekse adab-ı muaşeret alanlarında yarattığı etkiyi genç kraliçe devam ettirmiş oluyor. Filmin sonu malum, ancak günümüz Fransız kadınlarına has ‘je ne sais quoi’ yani açıklanamaz cazibenin, örnek alınan giyim ve hal tavırların kökeni kendisine dayanıyor çünkü giyotin bu fenomene bir son veremiyor. Bu ‘dillere destan’ Parizyen kadınlar edebiyat aracılığıyla önce dünyaya yayılıyorlar. 18.yüzyıldan Choderlos de Laclos’un kült romanı Tehlikeli İlişkiler’de modanın nasıl güç ve otoriteye dair sembolizm içerdiği çok net gözlemlenirken, Baudelaire karakterlerin okurda hayranlık uyandırması için özenle giyim öğelerini detaylandırıyor ya da Proust Kayıp Zamanın İzinde adlı eserinde Guermantes Düşesi karakterine dair ipuçlarını giyim tabirlerinde gizliyor. Fransız kadınların erkek baş karakterleri efsunlaması, başına buyruk doğaları, sonra kural tanımazlıklarıyla anılır oluyor; tıpkı Gabrielle ‘Coco’ Chanel’in kadınları korseden kurtarması, onları rahat jarse kumaşlar ve cepli ceketlerle tanıştırarak özgürleştirmesi ya da Simone de Beauvoir’ın feminizmi konvansiyonel ataerkil düzene karşı savunması gibi.

Unutmayalım, Sacha Guitry’nin dediği gibi; Parizyen olmak Paris’te doğmak değil, Paris’te yeniden doğmaktır. Günümüzde Catherine Deneuve ve Isabelle Huppert gibi yıldızlar, Caroline de Maigret ve Inès de la Fressange gibi asilzade stil ikonları, Jeanne Damas, Leia Sfez ve Camille Charrière gibi influencer’lar, Vanessa Paradis’den Charlotte de Witte’e uzanan müzik yetenekleri, Annie Ernaux gibi yazarlardan Céline Sciamma gibi yönetmenlere, Fransız kadınlar özgüvenleri, kendileriyle barışık duruşları ve formüllerindeki o bilinmez etken maddeyle herkesi etkilemeye ve orada küllerinden yeniden doğamayanları Paris’in özüne dair ilhamlarla beslemeye devam ediyorlar.

{ "vars": { "gtag_id": "AW-16801464760", "config": { "AW-16801464760": { "groups": "default" } } }, "triggers": { } }