Smyrna Antik Kenti kazı başkanlığını yürüten Türk arkeolog ve İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Akın Ersoy, Christopher Nolan’ın beyaz perdeye taşıdığı Odysseia filmiyle ilgili değerlendirmelerde bulundu. Ersoy, İzmirli ozan Homeros’un destanının yeniden gündeme gelmesinin, eserin tarihsel ve kültürel bağlarının da tartışılmasına katkı sunduğunu belirtti.

Ersoy, filmin genç izleyiciler tarafından ilgi gördüğünü ve Nolan’ın kendi popüler kültür anlayışını yansıttığını ifade ederek şöyle konuştu:
“Christopher Nolan’ın beyaz perdeye taşıdığı İzmirli Ozan Homeros’un Odysseia adlı destanı çok konuşuluyor, çok tartışılıyor. Tunç Çağı sonu ile Demir Çağı’nın başına ait bir zamanın anlatısı olduğu genel kabul gören Odysseus’un destansı yolculuğu, birçok kişinin hemfikir olduğu gibi Nolan’ın kendi popüler kültür anlayışını yansıtıyor. Nitekim gençler tarafından çok beğenildiğini duyuyorum. Özellikle Kral Agamemnon, uzay başlığını andıran miğferi ve gizemli haliyle dikkat çekmiş. Bu beni bir sonraki konunun Agamemnon mu diye düşündürmedi değil.”

Odysseia’nın temel anlatısının Odysseus’un 10 yıllık dönüş yolculuğu olduğunu belirten Ersoy, destanın kahramanın kurnazlığının yanı sıra vicdani yönünü de ortaya koyduğunu söyledi:
“Destan genel olarak Kral Odysseus’un 10 yıllık ayrılıktan sonra kendisi kadar kurnaz ama bir o kadar da sadık eşi Penelope ve ülkesi İthaka’ya 10 yıl sürecek geri dönüşünün hikâyesi. İnsani birçok niteliğe sahip olan Kral Odysseus’a Büyücü Kirke her defasında ‘Çok kurnaz Odysseus, Laertesoğlu, tanrıların beslediği’ şeklinde seslenir. Zaten Troia’yı fethe neden olan Tahta At onun fikriydi. Ancak Odysseus, Troialılara tanrı hediyesi olarak sunulan Tahta At hilesinin kentte büyük bir yıkıma ve ölümlere neden olmasının getirdiği vicdan azabını yaşayacaktır. Bunu filmin sonunda Athena heykelinin tahrip edilmesi sonrasında Odysseus’un ‘Tüm insanlığın ortak kutsalını yok ettik’ serzenişinde de görüyoruz.”

Palladion’un hem Troialılar hem de Akhalar için kutsal kabul edildiğini belirten Ersoy, filmdeki tahrip sahnesinin destanın özgün anlatısından farklı olduğunu ifade etti:
“Aslında tahrip olayı destana göre yaşanmamıştı. Athena Pallas ya da Palladion olarak bilinen bu ahşap heykel hem Troialılar hem de Akhalar için kutsaldı. Her iki tarafı ilgilendiren konu ise Palladion ele geçirilmediği sürece Troia’nın düşmeyeceği idi. Efsaneye göre Akhalar zafer kazanıp şehri yaktığında, Roma’nın kurucusu Aeneas kentin bu kutsal emanetini yanına alarak kaçmayı başaracaktı.”
Ersoy, kendi kuşağı açısından daha destansı bir senaryonun tercih edilebileceğini ancak farklı sinema yorumlarını makul karşıladığını söyledi:
“Konunun içinden ve daha üst yaş grubuna ait olmamdan dolayı, elbette daha destansı anlatıya sahip bir senaryo daha güzel olabilir miydi diye düşünmeden edemedim. Troy/Troia filmi bana daha yakın gelmişti. Elbette konuya ilişkin, beğenelim beğenmeyelim, farklı bakış açıları ile farklı senaryolar yazılabilir. Bu nedenle filmi makul karşıladım.”

Azra Erhat’ın yıllar önce yaptığı değerlendirme
Azra Erhat ve A. Kadir’in Türkçeleştirdiği Odysseia’nın Türkiye’deki kuşaklar için önemli bir yere sahip olduğunu belirten Ersoy, eserin 1970 yılında Sander Yayınları tarafından ticari anlamda ilk kez yayımlandığını hatırlattı. Ersoy, Azra Erhat’ın 1978 tarihli baskının girişinde yaptığı değerlendirmeye dikkat çekti:
“Azra Erhat-A. Kadir’in Türkçeleştirdiği ve 1970 yılında ticari anlamda ilk baskısı Sander Yayınları tarafından yapılan Odysseia kitabı ile büyüdük. Destanın Azra Erhat tarafından kaleme alınan 1978 yılına ait baskısının girişinde şöyle deniyor: ‘İlyada bir olayın, Odysseia bir kişinin destanıdır. Çağdaş okuyucu destan da demez Odysseia’ya, onu daha çok bir romana, bir filme benzetir. Gerçekten de konusu ile romanı, kurgusu ile filmi andırır Odysseia.’”
“Nolan’ın doğduğu yılda ilk baskısı yapılan destanın girişinde Azra Erhat yarım yüzyıl önce bugünü görmüş. Azra Erhat’ın da vurguladığı gibi destanda da ve sonuç olarak filmde de ileriye ve geriye gidişler vardır.”
Deniz Kavimleri Tunç Çağı’nın sonunu getirdi
Ersoy, Odysseia’nın tarihsel arka planında üç önemli başlığın öne çıktığını belirtti. Bunlardan ilkinin filmde zaman zaman “Denizden Gelenler” olarak dillendirilen büyük tehdit olduğunu ifade eden Ersoy, Deniz Kavimleri’nin Tunç Çağı’nın sonundaki büyük toplumsal ve siyasi kırılmanın parçası olduğunu söyledi:
“Bu geriye ve ileriye gidişler içinde üç konu dikkati çekiyor. İlki, filmde zaman zaman ‘Denizden Gelenler’ olarak dillendirilen büyük tehdit. Deniz Kavimleri olarak Türkçeleştirilen bu tehdit, destandaki olayların geçtiği zamanın hemen öncesinde ve başlangıcında gerçekleşen çok önemli toplumsal, siyasi, askeri ve kültürel bir olaydı. İtalya’dan başlayarak Doğu’dan Batı’ya, Kuzey’den Güney’e halkların hareketliliği söz konusuydu.”
“Bu kavimler Mısır’a kadar ulaşmışlar, Firavunlar Merneptah ve III. Ramses tarafından karada ve denizde zorlukla engellenebilmişlerdi. Anadolu’da Hitit İmparatorluğu sona ererken, Yunanistan ve Adalar Denizi’nde İthaka Kralı Odysseus’un ve Büyük Kral Agamemnon’un da dahil olduğu Myken kültürü ortadan kalkmıştı. Daha büyük ölçekte bakarsak, bu tehdidin ardından Tunç Çağı sona ermiş, Demir Çağı başlamıştı.”
Agamemnon’un İzmir bağlantısı
Ersoy, Odysseia’nın ikinci önemli başlığının İzmir’le bağlantılı olduğunu belirtti. Troia Savaşı sonrasında Odysseus ve Agamemnon’un farklı güzergâhlara yöneldiğini söyleyen Ersoy, Agamemnon’un Batı Anadolu kıyıları boyunca ilerlediğini ifade etti:
“İkincisi, İzmir ile ilintili bir konu. Troia Savaşı’ndan dönerken İthaka Kralı Odysseus, Mora Yarımadası’ndaki Mykenai kentinin Kralı Agamemnon’u takip etmekten vazgeçer ve Kuzey Yunanistan’a yönlenirken, Agamemnon Batı Anadolu kıyıları boyunca ilerleyerek ülkesine dönüyordu.”
“Filmde bu konuya değinilmese de Agamemnon, muhtemelen beraberinde hareket eden gemilerin ihtiyaç duyduğu lojistiği sağlamak için ulaştığı bir kıyıda baskına uğramaları üzerine bir kahinin önerisiyle İzmir’e gelecek ve askerleri bugün adını alan Agamemnon Kaplıcası olarak bildiğimiz Balçova’da tedavi edildikten sonra yurduna dönecekti.”
Büyük Kral Agamemnon’un Yunanistan’da Mora Yarımadası’nda hüküm sürmesine rağmen Anadolu kökenli bir soya dayandığını belirten Ersoy, bu bağlantıyı şöyle anlattı:
“Büyük Kral Agamemnon Yunanistan’da, Mora Yarımadası’nda hüküm sürse de Anadolulu kökeni vardı. Lydia Kralı Tantalos’un oğlu Pelops’un soyundan geliyordu.”
Kirke, Hades ve Tantalos
Odysseus’un 10 yıllık dönüş yolculuğunda Büyücü Kirke’nin yaşadığı Aiaie adasına uğramasının da önemli bir konu olduğunu belirten Ersoy, bu bölgenin Etruria kıyısındaki Capo Circeo burnuyla ilişkilendirildiğini söyledi:
“Son dikkatimizi çeken nokta, Odysseus’un Troya Savaşı’nın ardından 10 yıl süren ülkesine dönüş yolculuğunda Büyücü Kirke’nin yaşadığı Aiaie adasına, yani Etruria kıyısındaki Capo Circeo burnuna da uğramasıdır. Odysseia’da saray veya konak olarak tanımlanan Kirke’nin konutu, filmde dağ evinden hallice ve gizemli olarak görülüyor.”
“Büyücü, destandaki anlatıya bağlı kalınarak kahramanın arkadaşlarını domuza çeviriyor. Odysseus ise tanrıların desteği ile, Haberci Tanrı Hermes’in kendisine verdiği ve Kirke’nin büyülerinden etkilenmesini engelleyen ot sayesinde aynı kaderi yaşamıyor.”
Kirke’nin Girit Kralı Minos’un eşi Pasiphae’ın kız kardeşi olduğunu belirten Ersoy, Odysseus’un büyücünün yönlendirmesiyle Ölüler Ülkesi’ne gittiğini ifade etti:
“Kirke aynı zamanda Girit Kralı Minos’un, BBC Prime’da halen gösterilen Atlantis dizisinde kentin kralının eşi Pasiphae’ın kız kardeşidir. Kirke’nin gönlünü çelen Odysseus, bir yılın sonunda arkadaşlarının ülkelerine dönme istekleri üzerine büyücüden kendisini evine göndermesini istediğinde, Kirke onu bilinen dünyanın en ünlü kahini Teiresias’ın ruhuna danışmasını koşul olarak ortaya koyar.”
“Çaresiz Odysseus Hades’e, Ölüler Ülkesi’ne kahini görmek üzere gider. Filmde pek vurgulanmasalar da birçok tanrı soyundan gelen ölümlülerin ve varlıkların yanı sıra, İzmir’i ilgilendiren tarafı Zeus’un oğlu ve Lydia Kralı Tantalos’u bir gölün içinde korkunç işkenceler altında görmesidir.”
Tantalos’un İzmir’deki izi
Ersoy, filme konu olmayan Tantalos’un güçlü ve zengin bir kral olduğunu, ancak tanrıların kendisine sunduğu imkânları unutup kibirlendiğini belirtti:
“Filme konu olmayan Tantalos, güçlü ve çok zengin bir kraldı. Zenginliğini belki de ilk altın ve gümüş paranın basıldığı Lydia’nın altın yüklü topraklarından veya annesinden kaynaklanıyordu. Gücünü elbette babasından alıyordu.”
“Ancak bu durumuna tanrıların ihsanı ile sahip olduğunu giderek unutmuş ve şımarmıştı. En büyük kabahati ya da suçu, kendi oğlu Pelops’u parçalayıp tanrıların sofrasına koyarak onları sınaması idi. Tanrılar bunu fark ederek onu kendi adıyla anılan işkence cezası ile açlıkla ve susuzlukla cezalandırmışlardı.”
Tantalos’un İzmir’deki Yamanlar Dağı’yla ilişkilendirilen mezarına da değinen Ersoy, kralın Ölüler Ülkesi’ndeki cezasını Odysseus’un anlatımı üzerinden aktardı:
“Kral Tantalos’un bedeni, eğer inanacak olursak İzmir’de Yamanlar Dağı’nın körfeze bakan yamacında bulunan yuvarlak planlı anıtsal bir mezara gömülmüştü. Odysseus, Tantalos’un gördüğü korkunç işkenceyi kısaca şöyle anlatır: Bir gölün içinde su çenesine kadar yükselse de suyu içemiyor, eğilse su azalıyor, çamura dönüşüyor, kuruyor, ulaşamıyordu.”
“Acıktığında başının üstünde çeşit çeşit meyveler varken onları koparmaya yeltendiğinde tam o sırada bir rüzgâr esiyor, meyveleri oradan oraya savuruyor, ulaşamıyordu.”
Homeros’un dizelerinde İzmir’in meyveleri
İzmirli Homeros’un, Tantalos’un üzerinde sarkan meyveleri de anlattığını belirten Ersoy, destandan şu dizelere yer verdi:
“İncirler, yemişler sarkıyordu başının üstünde dallı budaklı ağaçlardan,
armutlar, narlar, pırıl pırıl elmalar,
ballı incirler, tombul zeytinler sarkıyordu.”
Ersoy, Tantalos hikâyesinin Homeros tarafından Odysseus’un gözünden insanlara verilen evrensel bir öğüt olarak kurgulandığını belirterek değerlendirmesini şu sözlerle tamamladı:
“Kısacası Homeros, Tantalos hikâyesini Odysseus’un gözünden bize, burada kim olursak olalım, açgözlü olmamamız gerektiğini hatırlatıyor. Tanrı Apollon’un sözü ile Gnothi seauton, yani haddimizi bilmeli ve kibirli olmamalıyız.”





