1920 yılında Yozgat’ta dünyaya gelen Süha Doğan, Kastamonu Valiliği ve bakanlık görevlerinde bulunmuş bürokrat Mehmet Avni Doğan’ın oğluydu. Gençliğinde İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisi’ni tamamladıktan sonra ailesinin ciddi bulmadığı bir yönelime adım attı: Sinema. Bu tercih, yalnızca kendi yaşamını değil, Türk sinemasının gelişimini de şekillendirecek bir yolculuğun başlangıcı olacaktı.

Doğan’ın oyunculuk serüveni 1952 yılında, İzmir’de çekilen Kan Kardeşler filmiyle başladı. İzleyen yıllarda özellikle “kötü adam” karakterlerinde gösterdiği başarıyla öne çıktı. Soğukkanlı gangsterlerden kumarbazlara, acımasız baba figürlerinden karanlık adam tiplemelerine kadar geniş bir yelpazede rol alan Doğan, 200’e yakın filmde yardımcı oyuncu olarak izleyiciyle buluştu.

Sinemaya yalnızca oyuncu olarak değil, yönetmen ve senarist olarak da önemli katkılar sundu. İlk yönetmenlik deneyimini 1957 yapımı Gelin Ayşem ile yaşadı. Zamanla aralarında Çitlembik, Melekler Şahidimdir, Şoförün Karısı, Rüzgârlı Tepe, Günahlarını Kanlarıyla Ödediler ve Devlerin Aşkı gibi filmlerin de bulunduğu 23 yapımın yönetmen koltuğuna oturdu. Aynı zamanda bu filmlerin birçoğunda senarist olarak da görev aldı.

Doğan’ın kariyerinde özel bir yeri olan yapımlardan biri de 1953 yılında Yunan ortak yapımı olarak çekilen Beyoğlu Güzeli idi. Filmde başrolü üstlendiği “Emliyos” karakteriyle dikkat çekmiş, uluslararası bir iş birliğinde yer alarak kariyerinde bir ilki yaşamıştı.

Ne var ki Doğan’ın sanatsal yükselişi, yaşamının sonlarına doğru derin bir yalnızlığa ve unutulmuşluğa evrildi. 1978’de geçirdiği ağır bir beyin rahatsızlığı sonrası Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne yatırıldı. Son bir yılını burada, tanıdıklarından, sinema çevresinden ve dostlarından uzak bir şekilde geçirdi. Hastalığı ilerledikçe bilinci kapanan, fiziksel olarak güçsüz düşen Doğan, neredeyse konuşamaz, anlayamaz hale geldi. Zamanla bir deri bir kemik kaldı, ayakta durabilmesi için serumla destekleniyordu.

Sinemaya emek vermiş onlarca ismin benzer kaderleri paylaştığı bu unutulmuşluk sarmalında, Süha Doğan da sessiz sedasız bir sona yürüdü. Sosyal güvenceden yoksun, sistemin dışında kalmış bir sanatçının öyküsü olarak, geride yalnızca filmlerini değil, sorulması gereken birçok soruyu da bıraktı.

Vefatının ardından o dönem gazetede çıkan bir haber küpüründe şunlar yazıyordu;

Türk sinemasından bir yaprak daha koptu. 1978’in son yitiği Diclehan Baban’dı, 1979’un ilk yitiği ise Süha Doğan oldu. Otuz yıllık meslek yaşamında iki yüz dolayında filmde oynayan, yirmi üç filmin yönetmenliğini yapan tanınmış karakter oyuncusu, akıl hastanesinin taş duvarları arasında geçirdiği son bir yıllık çileli yaşamını sessiz sedasız sona erdirdi. Aslında Süha Doğan bir yıl önce ölmüştü. Yaşıyordu ama yaşadığının bilincinde değildi. Yaşam koşulları ve sinema dünyasının acımasız ortamı, bu yetenekli sanatçıyı sonunda akıl hastanesinin sessizliğine dek sürüklemişti. Bir yıldır sevenlerinden, dostlarından, arkadaşlarından uzakta çile doldurduğu akıl hastanesinde bir deri bir kemik kalmıştı. Ayakta kalabilmesi için serum veriliyordu. Beyni giderek küçülüyordu. Ne söyleneni anlayabiliyor, ne kendini tanıyor, ne de ağzından bilinçli bir söz çıkıyordu. Yemek yemek ve su içmekten başka hiçbir şey yapmıyordu. Görkemli nutuklarla emekçilerin sosyal güvencelerine sahip çıkmaya kalkışan sinema kuruluşları, akıl hastanesi köşelerinde bir mum gibi eriyen bu sanatçının acılı yaşamının farkında bile değildi. Birçok meslektaşı gibi Süha Doğan da aynı yolu izleyerek beklenen acı sona doğru yuvarlanıp gitmişti.

Kaynak: Haber Merkezi