Özellikle mahalli idarelerde, siyasi yapı değişince, “sürgün” furyası devreye giriyor. Bu furya, hızını kesmiyor, iktidar döneminde de devam ediyor.
İzmir’de 1970’li ve 1980’li yıllarda yerel yönetimlerde siyasi yapı sık sık değiştiği için bunların örneklerini sıkça görüyorduk. Koca koca müdürler, şefler bir anda koltuklarından alınıyor, adı “çöp” olunca daha da aşağılanacaklar diye çöp fabrikasına gönderiliyordu. Bir dahaki seçimde karşı taraf kazandığında tem tersi oluyor, trafik devamlı işliyordu.
Bunun tek istisnasını 1973 ila 1980 yılları arasında İzmir Belediye Başkanlığı yapan İhsan Alyanak’ta gördüm. Alyanak, Osman Kibar’dan kalan müdür kadrosunun neredeyse tamamını korumuştu. Ve bunun da meyvesini toplamıştı.
Ama otobüs işletmesi müdürünü alıp, otobüs durağına değnekçi diye gönderenleri de gördük; gıcık olduğu hemşireyi af edersiniz genelevdeki sağlık kuruluşuna tayin edeni de.
Bu uygulamalarda kurunun yanında çokça yaş da yanmıştır. Nitekim apolitik yöneticiler bile bundan nasiplerini alırken bürokrat kıyımı ayyuka çıkmıştır.
1970’li yılların sonlarında bu furya tavan yapmıştı. Danıştay, işini gücünü bırakıyor, sadece bu uygulamalarla ilgileniyordu. Danıştay’da yüzbinlerce dosya birikmişti ve ilginçtir, hakimlerin yorulan beyinleri pek çok garip ve ilginç karara imza atmıştı.
Günümüzde “kızağa çekmek” diyorlar. Kızakta olanların günahı yok ama buna katlanıyorlar. Üç dönem önce belediyede görev yapan bir bürokratın taa o zamandan beri görev verilmediği halde maaşını tıkır tıkır aldığını bilirim. İstifa etmedi, emekliliği gelince de ayrıldı.
Bazı Batılı ülkelerde mahalli yöneticiler ve iktidar partileri kadrolarıyla geliyor, kaybedince de aynı kadrolarıyla gidiyor.
Doğru mu yapıyorlar, yanlış mı bunun cevabı zor.
Yeni Hal Yasası ucuzluk getirebilir
Yeni Hal Yasası, Ocak ayında çıkacak gibi görünüyor. Mevcut yasa, güncelleştirildiğinde ufukta az da olsa bir ucuzluk görülüyor gibi.
Hal yasasında en çok eleştirilen, vergi kaçakçılığı, hal içinde kabzımalların karşılıklı satış yapmaları ve büyük marketlerin mal alımında uyguladıkları yöntem.
Aralarında üç harflilerin de yer aldığı süper marketlerin hemen hepsi, meyve ve sebzeyi doğrudan üreticiden alıyor ama ne hikmetse, çarşıya pazara göre daha fahiş fiyatla satıyorlar. Yeni kanun, bunu “Yüzde 20” şartıyla disipline ediyor ama doğrudan alımlardaki kar marjını da belli miktarda sınırlıyor.
Hep konuşulur; domatesin tarladan çıkışı 5 lira, tüketiciye ulaştığında 30-40 lira. Vatandaşa gelene kadar aradaki aracı sayısı bazen 2, bazen 3 oluyor. Herkes bu arada cebini doldurmaya bakarken ortaya suni bir pahalılık tablosu çıkıyor. Hal Yasası’nda devlet hem vergi kaçağını önleyecek hem de aracı sayısını minimuma indirmeye çalışacak.
Bütün bu olacakların, ucuzluk beklentisine faydası olur düşüncesi şu anda bir umuttan ibaret. Ama bu ve diğer düzenlemelerin, güncellemelerin yapılması şart. Meyve ve sebze cenneti ülkemizde belki de dünyanın en pahalı ürünlerini tüketiyoruz.
Buna razı olmamız mümkün değil.
Halkın nabzı tutuldu beyler
Son günlerde siyasi partiler, bir “nabız tutma” yarışına girdiler.
Milletvekilleri, parti yöneticileri, çarşıya pazara çıkıyor, vatandaşla görüşüyor. Herkes pahalılıktan şikayetçi. Herkes geçim derdinde. Diyorlar ki sonra, “Halkın nabzını tutuyoruz.”
Siz halkın nabzını tutmuyorsunuz, Amerika’yı yeniden keşfediyorsunuz. Halkın nabzı tutulmuştur ve atmadığı görülüp kesinleşmiştir.
Buna “malumun ilanı” derler.
Önemli olan tutulan nabzı bir daha tutmak değil, daha iyi atmasını sağlayacak işler yapmaktır.
Ayrıca sorun sadece pahalılık ve bunun sonucunda geçim sıkıntısı değil ki…
Adalet var, hukuk var, işsizlik var, güvensizlik var.
Var oğlu var. Biraz da ona dönük çalışsanız.