Sosyal medyanın son dönemlerde artan boşanma vakalarındaki etkenlerden biri olduğunu belirten Türk Psikologlar Derneği İzmir Şubesi Yönetim Kurulu üyelerinden Uzman Psikolog Özlem Gülder Altuner, çiftlere buldukları zamanı birbirlerine ayırmaları ve ilgili olma daveti yaparken “Aynı evin içinde ayrı dünyalarda olmayın” dedi. Alilere ekransız sofralar kurma önerisinde bulunan Uzman Psikolog, beğeni almayı seven kişilere “dijital bağımlı” denebileceğini söyledi. Sosyal medya videolarının çocukların dikkat süresini azalttığını ifade eden Altuner, ileri yaş bireylerde de zihinsel kayıplara yol açabileceğini kaydetti.
Sosyal medya artık hayatımızın her alanında var. Türkçesi, biraz dikkat çekici bir başlık isteğinde de bulunarak, bu konuda konuşmak istiyorum. Bunlardan bağımsız olarak, öncelikle şu soruyu sormak istiyorum: Sizce sosyal medya boşanmaların sebebi mi?
-Sosyal medya boşanmaların sebebi doğrudan değildir bana kalırsa. Ancak boşanmaya giden süreçte etkenlerden biri olabilir. Çünkü insanlar çok farklı sebeplerle ilişkilerinde zorlanmalar yaşayabiliyorlar. İletişim kopuklukları, birlikte geçirilen zamanın azalması, sosyal ve ekonomik zorlanmalar, özellikle krizler... İşte ülkenin etrafı savaşlarla çevrili; bütün bunların bizim ruh sağlığımıza da olumsuz etkileri var ve bunlar tabii ki ilişkilere de yansıyor. Kişiler de bu noktada eğer evliliklerini ve ilişkilerini canlı tutmak, onu korumak ve büyütmek için özel bir çaba sarf etmiyorlarsa, yani çiçek gibi düşünün, su vermezseniz solar gider. İlişki de canlı bir organizma ve onun da aktif bir ilgiye ihtiyacı var. Çiftler birbirlerine ilgi göstermiyorlarsa, birbirlerinin sorunlarıyla ilgilenmiyorlarsa ve zamanlarını genelde başka şeyler yaparak, daha içe kapanarak; ilişkideki sorunları konuşmaktan ya da onlarla yüzleşmekten kaçıp sosyal medyaya sığınarak geçirmeyi tercih ediyorlarsa, o zaman sanki görünür sebep sosyal medyaymış gibi olabiliyor. Ama asıl neden o değil. Yani sosyal medya burada bir kamuflaj. İnsanlar ilişkideki problemlerini konuşmaktan telefon aracılığıyla kaçmış oluyorlar. Telefona bakmasa karşısındakinin yüzüne bakacak ve ona baktığında bir şey söylemesi gerek. Söylememek için, yani bununla yüzleşmemek, bundan kaçmak için sosyal medyada video kaydırmak bir kamuflaja dönüşüyor. Dolayısıyla oradaki ihtiyacı görmek lazım. Yani insanlar neden sosyal medyaya bu kadar yöneliyorlar? Bu, hangi ihtiyacın örtbası? Bunu anlayabilmek lazım. Ama tabii burada şunu ayrı tutuyorum: Bir takım sosyal medya uygulamalarındaki mesajlaşmalar, başka insanlarla flört etme vesaireyi ayrı tutarak söylüyorum. Yani masum kullanımı bile neticede bir süre sonra, diyelim ki kişi işten eve gelmiş; normal şartlarda ne beklenir? İnsanlar yemek yerler, birbirleriyle sohbet ederler, günlerini nasıl geçirdiklerini konuşurlar ya da ilişkide bir sorun varsa bunu konuşurlar. Eğer bütün bunları yapmak yerine, uyanık kaldığı tüm zamanı kişi ekrana bakarak geçiriyorsa, orada artık problemlerle yüzleşmekten bir kaçış olduğunu düşünebiliriz. Dolayısıyla dışarıdan böyle bakıldığında problem sanki sosyal medya kullanımı gibi görünebilir ama onun arkasında ilişkideki başka kopukluklar; iletişim kopuklukları, ilgi eksikliği, sevgi eksikliği ortaya çıkar.

Sosyal medya ilk çıktığında "arkadaşlarımızı bulmak, insanlara yakınlaşmak, sosyalleşmek gibi bir amaçla çıkmıştı. Şimdi ise insanları yalnızlaştırdığı konuşuluyor. Sosyal medya bizi birleştirdi mi yoksa kopardı mı?
-Bunu ben de çok düşünüyorum ve bununla ilgili zihnimde şöyle bir şey canlanıyor: Sosyal medyada sürekli eski arkadaşlarımıza, tanıdıklarımıza rastlamak, onların hayatlarının nasıl geçtiğine temas etmek, dijital de olsa bunlara tanıklık etmek bizde bir nevi illüzyon yaratıyor. Sanki onların hayatının içinde olmaya devam ediyormuşuz ve onların hayatlarındaki bu gelişmeleri birlikte yaşıyormuşuz gibi... Ama aslında birlikte değiliz. Yani sadece biz bir ekranın ardından onların hayatlarını izliyoruz, onların hayatının içinde değiliz. Dolayısıyla burada sosyal bir illüzyon söz konusu bana kalırsa. Sosyalleşmek, o geleneksel anlamıyla bir araya gelmek, bir kahve içmek, sohbet etmek ve birebir temas etmek demek. Ama günümüz koşullarında sosyalleşmek daha dijital ortamlardan sağlanıyor; işte sosyal medyada insanların yapıp ettiklerini takip ediyoruz ve sanki onların hayatının bir parçasıymışız gibi hissediyoruz. Ama aslında değiliz, sadece dışarıdan takip ediyoruz. Bu söylediklerim tabii tanıdığımız, bildiğimiz insanlarla ilgili biraz. Bir de daha popüler olan, influencer'lar var ya da sosyal medya fenomenleri, sanatçılar, ünlüler vesaire. Onların hayatını takip etmek biraz daha farklı bir durum. Yani orada, hepten farklı bir hiyerarşik durum söz konusu. Hani herkesin bildiği, tanıdığı biri var ve hayatının her anını, gününün her anını takipçileriyle paylaşıyor. İnsanlar da sürekli onun hayatının bir parçasıymış gibi bunu takip ediyorlar.
Sosyal medyada insanlar mükemmel, mutlu, kusursuz bir hayat sergiliyormuş gibi görünüyor. Bu gerçek mi? Yoksa hakikaten bu da bir illüzyon mu? Yani bu vitrin kültürü sıradan insanın kendisine olan saygısını zedeliyor mu?
-Çok güzel bir soru. Bununla ilgili çok güzel araştırmalar da yapıldı. Çünkü orada gördüklerimiz, dediğiniz gibi sadece bir vitrin ve biz o vitrinin arkasında ne olup bittiğini bilmiyoruz. Ama gördüğümüz tek şey, oraya yansıtılan kadarı. Yani insanlar sadece mutlu oldukları, eğlendikleri ya da çok başarılı oldukları anları paylaşıyorlar. Ya da mutluymuş gibi yapıyorlar. Yani artık orasının arkasını bilemeyeceğim. Ama biz o insanların zaman zaman mutsuz da olabildiğini, zaman zaman başarısız da olabildiğini ya da o başarıya giderken ne kadar yorulduğunu, azmettiğini, acı çektiğini, o aşamaları görmüyoruz. Sadece son kısmı biliyoruz. Ve sadece ona maruz kalmak, bizde bir takım evet karşılaştırmalara yol açıyor: ‘Ben neden bu kadar başarılı değilim?’, ‘Ben neden bu kadar mutlu değilim?’, ‘Benim hayatımda neden bunlar yok?’, ‘Ben neden o mekanlara gidemiyorum’, ‘ben niye o arabalara binemiyorum, o kıyafetleri alamıyorum, o ülkelere gidemiyorum?’ gibi... Yani arka planda ne olduğunu bilmeden sadece bize yansıtılan kadarını aldığımızda, bu bizde evet ciddi anlamda bir psikolojik olumsuz etki yaratır. Kıyaslama ve oradan daha olumsuz belki benlik algısı oluşur...

O dünyanın sahte olduğunu söyleyebilir miyiz? Bir kısmını bile ya da...
-Yani kısmen kurgu olduğunu söyleyebiliriz. Sahte demek çok iddialı olur ama bize yansıtmak istedikleri kadarı aslında. Dediğim gibi sahnenin arkasında nasıl bir şey olduğunu bilmiyoruz.
Bir gönderinin beğeni alması ile kumar oynamak arasında beyindeki ödül mekanizması açısından bir fark var mı? Dijital bir bağımlılığın içindeyiz diyebilir miyiz bu konuda?
-Diyebiliriz. Ben aynı zamanda bağımlılıkla da çalışıyorum. Kumar bağımlılığında da şu an doktora yapıyorum. Mekanizma aynı. Yani beynindeki aynı sistemi etkiliyor bütün bunlar. Yani yemek yediğimizde de, çok özlediğimiz birisini gördüğümüzde de, sevindiğimizde de, madde kullandığımızda da ya da kumar oynarken de beynimizin aynı merkezleri aktive oluyor. Ve bu ispatlanmış, yani dijital uygulamalardaki like'lar vesaire de yine beyindeki aynı sistemi uyarıyor. Dolayısıyla bunlar, beynin haz alma, mutluluk duyma kısımlarını doğrudan etkileyen yaşantılar; yani kumar oynamak da sosyal medyada like almak da... O zaman like'ı çok seviyorsak dijital bağımlılık biçimindeyiz diyebiliriz. Kişinin bütün dünyası sosyal medyada like almaya döndüyse, kendi yaşantısını bile ne kadar like aldığı üzerinden değerlendiriyorsa, örneğin, hayati ile ilgili iki önemli olay koydu ve bunlardan bir tanesi az like aldı, diğeri çok like aldı. Kendi yaşantısındaki bu olaylara olan bakışı, onları değerlendirme biçimi, kendi öznel düşünceleri değil de ne kadar like aldığı üzerinden belirleniyorsa, evet, orada artık bir soru işareti var demektir yani.
Şimdi telefonu böyle birkaç saat kapatınca ya da bir yerde unutunca ya da biraz uzak kalınca bir huzursuzluk, gelişmelerle kaçırma korkusu yaşıyoruz. Bu neden?
-Evet bu durum FOMO diye adlandırılıyor. Fear of missing out İngilizcesi.
Modern bir anksiyete türü olarak kabul edilebilir mi?
-Evet, evet edebiliriz. İşte, WhatsApp bildirimlerinin takip edilememesi, ya da sosyal medyada kim ne koymuş? Yani olan biteni kaçırma korkusu. İnsanlar ne yapıyor, neler oldu bitti? Bu bir hastalık değil ama semptom diyebiliriz.
İkili ilişkilerde çiftler arasında da güveni sarsan bir durum yaratabiliyor sosyal medya, gibi bir düşünce var. Dijital aldatma ya da mikro aldatma kavramları ile ilgili size başvuran var mı? Ya da bundan yakınan var mı?
-Hem çift başvurularında, hem de bireysel başvurularda, ana başvuru sebebi olmasa da konuşmaya başladıkça, bir vadede meselenin bu tarz durumlar etrafında öbeklendiğini görebiliyoruz artık. Çünkü bu, insanların birbirlerine olan güvenlerini sarsan ve ilişkiyi zedeleyen önemli yaşantılar.
Bunun çaresi, yani önerileriniz nedir?
-Şimdi bu, bu yine aslında bir araç. Yani, nasıl söyleyeyim? Kişiler, konuşmanın başında da bahsettiğim gibi eğer ilişkide birbirlerine yeterince zaman ayırmıyorlarsa, emek vermiyorlarsa bu tür sorunlar kaçınılmaz oluyor. Birbirlerine ilgi göstermeleri, dinlemeleri gerekiyor. Birbirlerine zaman ayırmaları gerekiyor.
Dijjtal okur-yazarlık da önemli mi?
-Kesinlikle. Sistem insanların sosyal medyada daha fazla zaman geçirmesini sağlamak üzerine kuruludur. Ne kadar çok zaman geçirirseniz, şirketler o kadar çok para kazanır. Tıpkı sigara firmalarının filmlere ürün yerleştirmesi gibi, sigara içmeyi teşvik eden bir süreçtir bu. Bu noktada kişilerin sosyal medya okuryazarlığını öğrenmesi ve teknolojiyi daha bilinçli kullanması gerekir. Hoşunuza gitmeyen bir içerikle karşılaştığınızda ‘bunu görmek istemiyorum’ şeklinde işaretlemek gibi seçenekler kullanılabilse de, uygulamaların arkasında kullanıcıları bu sisteme bağlamak için çalışan profesyonel ekipler bulunmaktadır.
Peki, TikTok veya Reels gibi kısa video içerikleri yeni neslin dikkat süresini ve odaklanma becerisini eritiyor mu?
-Bizim nesil kağıda, kaleme, sabit bir ekrana ve sabit bir metne bakmaya aşinadır; çünkü bu şekilde yetiştik. Ancak bizden sonraki kuşak teknolojinin içine doğdu. Teknoloji hayatımızda daha fazla yer kapladığı için bu geri döndürülemez bir süreçtir ve buna uyum sağlamak durumundayız. Fakat uyum sağlarken kendimizi koruyacak önlemler almamız gerekir. Çocukların ve gençlerin dijital içeriğe aşırı maruz kalması, pek çok becerisinin gerilemesine yol açarken, farklı becerilerinin de gelişmesine neden olmuştur. Bu noktada çerçeveyi iyi çizmek gerekir. Kısa video içeriklerine maruz kalmak sadece dikkat süresini değil; hayattan keyif alabilmeyi ve duygu düzenleme güçlüğünü de etkiler. Bir videoda sevinirken diğerinde öfkelenebilir, sonrasında üzülüp tekrar sevinebilir ya da şaşırabilirsiniz. Günlük yaşamda bu kadar hızlı duygu değişimleri yaşanmaz. Örneğin karşılıklı sohbet ederken bir anda yükselmez veya ağlamaya başlamayız. Ancak video izlerken her 10 saniyede bir konusu tamamen farklı bir içeriğe maruz kalırız. Bu durum psikolojik olarak olumsuz bir etki ortaya çıkarırken, çocukların dikkat sürelerini de ciddi biçimde düşürmektedir.
Günümüzde market sırasında veya trafik ışığında bile sabırsızlanan bir toplum haline geldik. Gelecekte daha da ultra sabırsız bir toplum mu geliyor?
-Bu "kaydırma kültürü", her şeyi hızlandırma ve sıradakine geçme ("next") eğilimini tetikler. Bu durum günlük yaşamda tahammül göstermemizi ve sıra beklememizi gerektiren pek çok durumu da olumsuz etkilemektedir. Ayrıca çocukların her anını sosyal medyada paylaşan insanlar bulunmaktadır. Bu durum, çocuğun gelecekteki mahremiyet algısını ve psikolojisini olumsuz etkileme ihtimali yüksektir. Reşit olmamış kişilerin sosyal medyada bu kadar görünür kılınmasını ve bunun ebeveynleri tarafından yapılmasını doğru bulmuyorum. İnsanlar zaman zaman ailelerini ve çocuklarını paylaşsa da, işin ucu ürün tanıtmaya ve suistimale varabilmektedir.
Aileler aşırı sosyal medya kullanımını önlemek için ne yapabilir?
-Aile İçi Dijital Detoks ve ekransız zamanlar yaratmak, hem ilişkileri hem de çocukları olumlu yönde etkileyen önemli bir aile kuralı olabilir. Ekransız sofralar kurulabilir. Sofrada ekran bulundurmamak, televizyon açmamak, masaya telefon koymamak ve yemek yerken video izlememek gibi kurallar bir aile alışkanlığına dönüştürülebilir. Günün sonunda herkesin masa etrafında bir araya geldiği yemek saatleri, o günün nasıl geçtiğini, yaşanan zorlukları veya mutlu eden anıları konuşarak değerlendirmek paylaşımı artırır. Ekransız sofra kültürü bu açıdan çok önemlidir. Gençler için belli bir saatten sonra ekran kullanmamak, uykuya geçişi kolaylaştırır ve zihni sakinleştirir. Bu kural yetişkinler için de geçerlidir. Yatağa gittikten sonra uykuya dalana kadar telefonla vakit geçirmek, uyku kalitesini ve hijyenini olumsuz etkiler. Gece boyu sık uyanmaya ve sabahları daha yorgun kalkmaya sebep olan bu alışkanlıktan kaçınmak gerekir. Zihni sakinleştirmek, sürekli ekrana maruz kalmaktan daha önemlidir. Aynı evin içerisinde, aile bireylerinin birbirleriyle hiç temas etmediği, dokunmadığı, zaman ayırmadığı ve birbirini dinlemediği kopuk dijital dünyalarda yaşamaması gerekir. Genel olarak Türk toplumuna baktığımızda bu durumun nereye gittiği sorulduğunda, çok karamsar olmamak gerekir; ancak bu durum sosyal medya okuryazarlığı gibi eğitimlerle artırılmalıdır. Örneğin, halk eğitim merkezleri bu konuda çalışmalar yapabilir ve bunun çok faydalı olacağı düşünülmektedir.
Sosyal medya kullanımı konusunda ileri yaş bireyler ne yapmalı?
-Platformlara göre kültürel düzey değişiklik gösterse de, ileri yaştaki insanların dijital dünyası da önemli bir konudur. Mesleki çalışmalarda ve 3. Yaş Üniversitelerinde gözlemlendiği üzere, yaşlı bireylerde yalnızlık ve sosyalleşme azaldıkça dijital bağımlılık riski artmakta ve ekranda geçirilen süre uzamaktadır. Ekranda aşırı zaman geçirmek, çeşitli bilişsel kayıpları beraberinde getirebilir. İleri yaştaki bir kişi; daha az kitap okuduğunda, daha az bulmaca çözdüğünde, bilişsel kayıpları artar. İnsanla temas kurmak yerine ekranda uzun süre video izlediğinde veya sosyal medyada vakit geçirdiğinde, çeşitli zihinsel kayıpları hızlanmaktadır. Doğrudan "Alzheimer riskini artırır" demek için bilimsel bir araştırma referans göstermek gerekse de; konuşma, hatırlama, plan yapma ve organize olma gibi bilişsel yeteneklerde kayıplar meydana geldiği bilinmektedir. Bu nedenle daha aktif bir yaşlanma süreci sağlamak, yaşlı bireylerin hayatın içinde yer alması ve çeşitli projelere dahil olması büyük önem taşır. Ancak bireyler eve kapanıp telefonlarına gömüldüğünde, bu tablo ne yazık ki tersine dönmektedir.





