Dünya siyasetinde klasik bloklaşmaların yerini ekonomi, teknoloji ve güvenlik eksenli çok merkezli bir rekabetin aldığına dikkat çeken siyaset bilimci Dr. Zekiye Seda Sönmez, Türkiye’nin bu yeni dönemde Batı ile Doğu arasında denge kurmaya çalışan bir ‘ara aktör' konumunda bulunduğunu, ancak küresel gerilimlerin artması halinde Ankara’nın taraf seçme baskısıyla karşı karşıya kalabileceğini değerlendirdi.
ÇOK MERKEZLİ BİR SİSTEM SÖZ KONUSU
Dünyanın yeni soğuk savaş dönemden geçtiğini dile getiren Sönmez, “Şu anda yeni bir soğuk savaş içerisindeyiz diyebiliriz. Ancak bu klasik Soğuk Savaş’tan farklı. Bugün ideolojik bloklardan çok, ekonomi, teknoloji, enerji ve güvenlik eksenli bir rekabet görüyoruz. Net cepheler yok; gri alanlar var. Bu da özellikle Türkiye gibi orta ölçekli ülkeleri daha karmaşık tercihlerle karşı karşıya bırakıyor. ‘Yeni Soğuk Savaş’ ifadesi günümüz uluslararası ilişkilerini açıklamak için sıkça kullanılıyor, fakat bu benzetmeyi dikkatle değerlendirmek gerekir. Tarihsel Soğuk Savaş döneminde ABD ile Sovyetler Birliği arasında keskin bir ideolojik kutuplaşma vardı. Yani özet bir tabirle ifade edecek olursak eğer kapitalizm ve liberal demokrasi bir tarafta, komünizm diğer taraftaydı diyebiliriz. Bugün ise ABD ile Çin arasındaki rekabet daha çok ekonomik, teknolojik ve jeopolitik boyutlarda şekilleniyor. Rusya zaten uzun süreden beri Ukrayna savaşıyla bir anlamda Batı ile ilişkilerini koparma eğilimdeydi buna bir de Çin’in Asya-Pasifik’teki yükselişi eklendi. Ancak unutulmamalı ki günümüz dünyası iki kutuplu değil artık ve Soğuk Savaş’dan da bu yönüyle ayrılıyor yani artık çok merkezli bir sistem söz konusu. Bir şunu belirtmek gerekir ki; Hindistan, Türkiye, Brezilya gibi ülkeler kendi çıkarlarını öne çıkararak bu rekabetin dışında bağımsız manevra alanı yaratıyor. Dolayısıyla büyük güçler arasında sistemik bir rekabet var ve bu, Soğuk Savaş’ı hatırlatıyor. Ama aynı zamanda küresel ekonomi birbirine çok daha bağımlı. ABD ile Çin arasında yoğun ticaret ilişkileri mevcut; bu da klasik Soğuk Savaş’taki ‘tam kopuş’ senaryosunu engelliyor. Bu nedenle ‘Yeni Soğuk Savaş’ kavramı bir metafor olarak kullanışlı, fakat tarihsel Soğuk Savaş’ın birebir tekrarı değil diyebiliriz” dedi.
TÜRKİYE ARA AKTÖR OLABİLİR
Dünyanın girdiği yeni dönemde Türkiye’nin konumunu değerlendiren Sönmez, “Türkiye ne tam anlamıyla bir blok ülkesi ne de tamamen bağımsız bir aktör. Daha çok ‘ara aktör’ olarak tanımlanabilecek bir pozisyonda. Ancak burada bana göre sormamız gereken en kritik soru da şu olmalı ‘Bu ara konum stratejik bir tercih mi, yoksa zorunlu bir denge arayışı mı?’ Çünkü, Türkiye, küresel siyasette ‘Yeni Soğuk Savaş’ olarak adlandırılan bu dönemde kendine özgü bir konumda bulunuyor. Bir yandan NATO üyesi olarak Batı ittifakının parçası zaten, diğer yandan Rusya ve Çin ile ekonomik ve enerji ilişkilerini sürdürerek çok yönlü bir dış politika izlemeye çalışıyor. Tabi denge siyasetinin de Türkiye açısından hem riskler hem de fırsatlar sunduğunu söyleyebiliriz. Özellikle enerji koridorları, savunma sanayi yatırımları ve bölgesel krizlerde oynadığı arabulucu rol, Türkiye’yi yalnızca bir ‘izleyici’ değil, aktif bir aktör haline getiriyor. Ukrayna savaşı sırasında hem Rusya ile diyalog kurabilmesi hem de Batı ile işbirliğini sürdürmesi, Ankara’nın esnek diplomasi anlayışını göstermişti. Bununla birlikte, bu çok yönlü yaklaşımın sürdürülebilirliği Türkiye’nin ekonomik istikrarına, bölgesel güvenlik dengelerine ve küresel güçlerin rekabetinde manevra alanını koruyabilmesine bağlı. Kısacası Türkiye, yeni dönemde ‘denge kurucu’ bir ülke olarak öne çıkıyor; ne tamamen Batı’ya ne de tamamen Doğu’ya yaslanıyor, kendi çıkarlarını merkeze alarak çok kutuplu düzenin önemli bir oyuncusu olmayı hedefliyor. Ancak bu da çok bilinmeyenli bir denkleme dönüşüyor ve bölgedeki stratejik işbirliklerini doğru hamleler ile kullanabilirse eğer böylelikle önemli bir ara aktör olabilir düşüncesindeyim” açıklamasında bulundu.
BELİRSİZLİK ÜRETİR
“Ara aktörlük süreci aslında belirsizlik üretme potansiyeli taşır” şeklinde açıklamasına devam eden Sönmez, “Taraflardan biri bu konumu güvenilmezlik olarak yorumlayabilir, diğer taraf ise fırsatçılık olarak görebilir. Dolayısıyla ara aktörlük, ancak dengeli bir stratejiyle ve güçlü iç dinamiklerle desteklendiğinde olumlu sonuçlar doğurur. Aksi takdirde, ülkeyi baskı altında bırakabilecek bir kırılganlık yaratır” ifadelerini kullandı.
TÜKİYE’NİN DIŞA BAĞIMLILIĞI MANEVRA ALANINI SINIRLIYOR
Türkiye’nin NATO üyeliği ile Rusya ve diğer aktörlerle kurduğu ilişkileri de ele alan Sönmez, “Bu durum Türkiye’nin denge siyaseti yürütmeye çalıştığını gösteriyor. Ancak denge siyaseti ile dengeye mahkum olmak arasında ince bir çizgi var. Türkiye’nin enerji bağımlılığı, savunma sanayii tercihleri ve ekonomik kırılganlıkları bu manevra alanını sınırlıyor. Türkiye’nin konumu aslında bu yeni dönemin karmaşık doğasını yansıtıyor. NATO üyeliği, Ankara’yı Batı güvenlik mimarisinin bir parçası haline getiriyor ve bu özellikle savunma ve güvenlik politikalarında belirleyici bir çerçeve sunuyor. Ancak Türkiye aynı zamanda Rusya ile enerji, ticaret ve bölgesel güvenlik konularında yakın ilişkiler kuruyor; Çin ve diğer yükselen aktörlerle de ekonomik işbirliğini artırıyor. Bu tablo, Türkiye’nin ‘çok yönlü dış politika’ anlayışını ortaya koyuyor. Bir yandan Batı ile kurumsal bağlarını korurken, diğer yandan Doğu ile pragmatik ilişkiler geliştiriyor. Bu yaklaşım, Türkiye’ye esneklik ve pazarlık gücü sağlıyor; fakat aynı zamanda büyük güçler arasındaki rekabet sertleştiğinde baskı altında kalma riskini de beraberinde getiriyor. Dolayısıyla Türkiye’nin NATO üyeliği ile Rusya ve diğer aktörlerle kurduğu ilişkiler, bir çelişki değil, stratejik bir denge arayışı olarak okunmalı. Ancak bu çizginin sürdürülebilirliği, Ankara’nın iç istikrarına ve küresel güçlerin rekabetinde manevra alanını koruyabilmesine bağlıdır” diye konuştu.
EN BÜYÜK RİSK TERCİH YAPMAYA ZORLANMAK
Son olarak önümüzdeki dönemde Türkiye’yi ne tür risklerin beklediğinin altını çizen Sönmez, “En büyük risk, tercih yapmaya zorlanmak. ABD-Çin rekabeti derinleştikçe ve Rusya ile Batı arasındaki gerilim arttıkça, ara aktörlerin alanı daralıyor. Türkiye bir noktada tarafsızlık değil, taraf seçme baskısıyla karşılaşabilir. Türkiye’nin önümüzdeki dönemde karşı karşıya kalabileceği riskler hem iç hem de dış dinamiklerden kaynaklanıyor. İçeride ekonomik kırılganlıklar, yüksek enflasyon ve işsizlik gibi sorunlar dış politikada manevra alanını daraltabilir. Bu ekonomik baskılar, dış ilişkilerde daha pragmatik ama aynı zamanda daha kırılgan bir çizgiye yol açabilir. Dışarıda ise büyük güçler arasındaki rekabetin sertleşmesi Türkiye için en önemli risklerden biri. NATO üyesi olarak Batı ile kurumsal bağlarını sürdürürken, Rusya ve Çin ile geliştirdiği ilişkiler Ankara’yı sürekli bir denge arayışına zorluyor. Eğer küresel kutuplaşma derinleşirse, bu dengeyi korumak giderek zorlaşabilir. Enerji bağımlılığı, bölgesel çatışmalar ve mülteci akımları da Türkiye’nin güvenlik ve sosyal istikrarını bana göre yıllardır tehdit eden unsurlar arasındadır. Sonuç olarak belirtmek isterim ki, iç siyasetin dış politikaya etkisinin artması da bir risk faktörüdür ve çok hassas dengeleri içerisinde barındırır. Kısa vadeli iç siyasi hesaplarla şekillenen dış politika, uzun vadede Türkiye’nin uluslararası güvenilirliğini zedeleyebilir. Dolayısıyla Türkiye’nin önümüzdeki dönemde en büyük sınavı, hem içeride ekonomik ve siyasi istikrarı sağlamak hem de dış politikada rekabeti doğru şekillendirmek zorundalığı olacak düşüncesindeyim” dedi.





