İnsan bazen elini cebine götürmeden önce zihninde birçok soruyu çevirir. “Verdiklerim bana ne döner? Karşı taraf gerçekten ihtiyaç sahibi mi? Benim katkım neyi değiştirir?”
Bu sorular aslında bizi küçültmez; aksine içimizde bir vicdan ayarı yapar. Çünkü paylaşmak, sadece maddi bir işlem değil; iç dünyayı açan manevi bir eylemdir.
Kur’an’da, “Onların mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır” (Zâriyât. 19) buyurulurken, aslında insanın “Benim” dediği şeylerin bile bir kısmının kendine ait olmadığını hatırlatır. Emanet bilinci burada devreye girer; bizden istenen, cebimizle kalbimiz arasında bir bağ kurmamızdır.
Peygamberimiz (s.a.v.) “Sadaka, malı eksiltmez” (Müslim. Zekât, 69) derken, matematikle değil psikolojiyle konuşur. Çünkü veren kişi sadece malından vermiyor; kaygısından da bırakıyor, iç sıkışmasını da çözüyor. Paylaşan ruh genişler. Bilimsel araştırmalar bile gösteriyor ki, yardım eden insanların stres düzeyi düşüyor, sosyal aidiyet hissi artıyor, depresif eğilimleri hafifliyor. Yani sadaka, ruhun iyi olma hâline açılan bir kapı gibi.
Toplumsal açıdan bakınca, zekât neredeyse bir adalet mekanizması gibi çalışır. Servet birikiminin tek elde toplanmasını önler, ekonomik uçurumları daraltır, sessiz ve onurlu yoksulluğun yaralarını görünür kılar. Eğer toplumun alt katmanlarına doğru bir sıcaklık akmazsa, üst katmanlar da bir gün soğuk bir yalnızlığa mahkûm olur. Zekât işte bu soğumayı engeller; sınıflar arasındaki duvarı yumuşatır.
Sadaka ise anlıktır; kimi zaman bir tebessüm, bazen bir bardak su, bazen ihtiyacından fazla bir tişört… Ama etkisi anlıktan çok daha uzundur. Hadis'te buyurulur: “Bir hurma tanesi kadar da olsa kendinizi ateşten koruyun” (Buhârî. Zekât, 10). Bu söz, küçüğün değerini büyüten bir çağrıdır. Çünkü sadaka, miktarından önce niyetin rengini taşır.
Sosyolojik açıdan sadakanın işlevi, “toplumsal dayanışmayı” diri tutmasıdır. İnsanlar arasındaki görünmez bağı kuvvetlendirir. Bir mahallede paylaşma kültürü güçlüyse, orada suç oranı daha düşük, güven daha yüksektir. Çünkü herkes birbirinin “varlığını” hisseder.
Psikolojik açıdan ise sadaka, “Yeterlilik hissi” verir. İnsan, dünyanın acılarına tamamen kör olmadığını, bir nebze de olsa dokunabildiğini görür. Bu, ruhu besleyen çok derin bir tatmindir. Kendini işe yarar hisseden birey, hayata daha umutla bağlanır. Sonuçta zekât, yıllık bir sorumluluk; sadaka ise günlük bir nefes gibidir. Biri bütünü düzenler, diğeri kalbin ritmini düzene sokar.
Zekât ve sadaka, bir garibin duasından nasip almak, bir muhtacın sofrasında iftar sevinci olmaktır. Kırık bir kalbe merhem, mahzun bir gönle derman olmaktır. Bir yetimin başına dokunan şefkat eli, bir mazlumun aşına katık olmaktır.
Ve insan, paylaşmayı öğrendikçe anlar ki; Asıl zenginlik, elinde olanı çoğaltmak değil; gönlünde olanı taşırabilmektir.
Ve bir uyarı: “Size verilse, gönlünüzün razı olmayacağı kötü bir malı, hayır diye bir başkasına vermeye kalkışmayın.” (Bakara. 267)
Bir Fetva:
Nisap miktarı mala sahip olan Müslümanın zekât vermesi farzdır. Bilerek ve isteyerek vermemek büyük günahtır. Sadaka ise nafiledir; ancak toplumsal duyarsızlık hâline gelirse manevi sorumluluk doğurur.
Bir Dua:
Allah’ım, elimizi cimrilikten, kalbimizi kayıtsızlıktan koru.
Verdiklerimizi başa kakmadan, gizlice ve samimiyetle vermeyi öğret.
Bizi alan değil, hayra vesile olan kullarından eyle. Âmin.
*Kaynak: (Din Görevlisiyle 365 Gün, T.D.V. Yayınları) adlı eserden istifade edilmiştir.
Mustafa YAKICI. (İzmir İl Müftülüğü Din Hizmetleri Uzmanı)





