Türkiye’de yaşam koşulları her geçen gün ağırlaşırken ortaya çıkan resmi veriler, toplumun ruh haline dair dikkat çekici bir çelişkiyi gözler önüne seriyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2025 Yaşam Memnuniyeti Araştırması’na göre Türkiye’nin yüzde 53,3’ü kendisini “mutlu” olarak tanımlıyor. Ancak yine 2025’te toplam antidepresan kullanımı 71 milyon 527 bin 690 kutuya ulaştı. Bu sayı 2016’da 45 milyon 132 bin 854 kutu iken son 10 yılda yüzde 58,5 oranında artış gösterdi.
Sadece bir önceki yıla göre kullanım yaklaşık 6 milyon kutu daha fazla oldu. Aynı dönemde antidepresan kullanımında yaşanan hızlı artış, bu mutluluk tablosunun arka planında derin bir kaygı, umutsuzluk ve yorgunluk biriktiğini düşündürüyor. Bir yanda anketlere yansıyan iyimserlik, diğer yanda reçetelere giren milyonlarca kutu ilaç; Türkiye’de mutluluğun artık rakamlarla ifade edilen ama günlük hayatta giderek zor bulunan bir duyguya dönüştüğünü gösteriyor.

‘Psikolojik yükü arttırıyor’
TÜİK verileri ile ilaç kullanımındaki artışın aynı anda görülmesinin aslında bir çelişkiden çok, duygusal hayatın çok katmanlı olduğunu gösterdiğini aktaran Uzman Psikolog Özlem Altuner, “İnsanlar genel yaşam değerlendirmesinde “mutluyum” diyebilir; ancak bu, kaygı, stres ve tükenmişlik yaşamadıkları anlamına gelmez. Antidepresan kullanımındaki artış, gündelik yaşamın psikolojik yükünün arttığını düşündürüyor. Bu tablo, bireysel değil toplumsal ölçekte bir ruhsal yorgunluğa işaret ediyor olabilir. İnsanlar anketlerde gerçekte hissettiklerinden farklı yanıtlar verme eğiliminde olabilir, sosyal beğenilirlik etkisi nedeniyle insanlar kendilerini olduğundan daha iyi hissettiklerini ifade edebilir. “Şikâyet etmeyen güçlüdür” gibi kültürel kalıplar, mutsuzluğu açıkça dile getirmeyi zorlaştırabilir. Bir noktadan sonra kronik stres ve huzursuzluk da normalleşir ve kişi bunu bir sorun olarak tanımlamamaya başlar” dedi.
“Aynı anda olabilir”
Antidepresan kullanımındaki artışı sadece bireysel hassasiyetlerle açıklamanın yetersiz kaldığını vurgulayan Altuner, "Ekonomik belirsizlik, borçluluk ve güvencesizlik en çok kaygı bozuklukları, depresyon, uyku problemleri ve tükenmişlik sendromu ile ilişkilidir. Uzun süreli finansal stres, kişinin kontrol duygusunu zayıflatır ve ruhsal dayanıklılığı düşürür. Bu nedenle tablo, bireysel değil toplumsal bir ruh sağlığı baskısını düşündürmektedir. Umut ile kaygı aynı anda kesinlikle var olabilir. İnsan psikolojisi aynı anda hem umut hem kaygı barındırabilir. Kişi geleceğe dair bir çıkış yolu olabileceğini düşünürken, bugünün belirsizliklerinden dolayı yoğun stres yaşayabilir. Bu iki duygu bir arada bulunabilir ve aslında modern yaşamın tipik bir ruh hâlidir. Yaşam memnuniyeti ve mutluluk anketleri, genel eğilimi görmek açısından değerlidir ancak ruh sağlığını doğrudan ölçmez. Daha gerçekçi bir tablo için antidepresan kullanım oranları, psikolojik destek başvuruları, intihar oranları, uyku bozukluğu yaygınlığı ve tükenmişlik düzeyleri gibi göstergelere birlikte bakmak gerekir. Ruh sağlığı çok boyutlu bir alandır; tek bir “mutluluk” sorusuyla anlaşılması zordur” diye konuştu.
‘Kronikleşme riskini artırır’
“Antidepresanlar belirtileri hafifletmede oldukça etkilidir ancak sosyal ve ekonomik kaynaklı stres faktörlerini ortadan kaldırmaz” diyen Özlem Altuner, “Bu nedenle kalıcı iyileşme genellikle psikoterapi, sosyal destek ve yaşam koşullarındaki iyileşme ile birlikte mümkündür. İlaç, çoğu zaman sürecin bir parçasıdır ama tek başına çözüm değildir. Sadece ilaçla ilerlemek, sorunun kök nedenlerini ele almayı geciktirebilir. Duygusal yüklerin, travmaların ve yaşam sorunlarının konuşulmadan bastırılması uzun vadede kronikleşme riskini artırır. Ayrıca kişi, baş etme becerilerini geliştirme fırsatını da kaçırabilir. İnsanlar “mutsuzum” demekten çekiniyor. Bu durum hem kültürel hem de sosyal bir mesele. Toplumda güçlü görünme beklentisi, şikâyet etmeyi zayıflık olarak görme eğilimi ve başkalarıyla kıyaslanma düşüncesi insanların mutsuzluklarını ifade etmelerini zorlaştırabiliyor. Ayrıca uzun süreli belirsizlik ortamlarında insanlar duygularını bastırarak işlevsel kalmaya çalışabiliyor” ifadelerini kullandı.
‘İçsel gerilime neden olabilir’
Altuner, sözlerini şöyle sürdürdü: “Şükretmek kişiye dayanıklılık kazandırabilir; ancak bu söylem bir bastırma aracına dönüştüğünde kişi yaşadığı sıkıntıyı ifade edemez hâle gelebilir. Duyguların inkâr edilmesi kısa vadede rahatlatıcı gibi görünse de uzun vadede içsel gerilimi artırabilir. Sağlıklı olan, hem sahip olunanların farkında olmak hem de zorlanmaları inkâr etmemektir. Gelecek belirsizliğini yoğun yaşayan gruplarda ruhsal zorlanmalar daha sık görülür. Özellikle gençlerde artan antidepresan kullanımı; rekabet baskısı, iş bulma kaygısı, kimlik oluşturma sürecinin zorlaşması ve sosyal karşılaştırmanın artmasıyla ilişkili olabilir. Bu durum, gençlerin sadece bireysel değil yapısal stres kaynaklarıyla karşı karşıya olduğunu düşündürüyor” sözlerine yer verdi.





