İzmir Yaşam Alanları, Buca Cezaevi alanının İnsan Hakları ve Özgürlük Parkı olarak düzenlenmesi talebiyle İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi’ne yaklaşık 100 dilekçe sunduklarını açıkladı. Konuya ilişkin yapılan yazılı açıklamada, Buca Cezaevi alanıyla ilgili görüş ve taleplerin kamuoyuyla paylaşıldığı belirtildi.
Açıklamada, geçtiğimiz günlerde dayanışma içinde oldukları “Buca Cezaevi Özgürleştirilsin Platformu” ile birlikte İzmir Büyükşehir Belediye yönetimi ve meclis üyelerine başvuruda bulunulduğu ifade edildi. Başvuruda, cezaevi alanına ilişkin alınan kararın kamusallığı sınırladığı, rekreasyon kullanımını azalttığı, ulaşım ve altyapı sorunlarını artırdığı, kamu yararına aykırı olduğu ve şeffaf ile katılımcı bir süreç yürütülmeden planlandığı gerekçeleriyle itiraz edildiği belirtildi. Açıklamada ayrıca kamu mülkiyetindeki bir alanın kamusal kullanım için düzenlenmesinin kamulaştırma gerektirmediğinin hatırlatıldığı kaydedildi.
İzmir Yaşam Alanları tarafından yapılan açıklamada, bu kez de alanın İnsan Hakları ve Özgürlük Parkı olarak düzenlenmesi talebini içeren dilekçenin İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi’ne sunulduğu ve dilekçede bu talebin gerekçelerinin ayrıntılı şekilde ifade edildiği belirtildi. Açıklamada, Buca Cezaevi’nin kent hafızasındaki yerine dikkat çekilerek, ülkemizde ve dünyada bulunan hafıza mekânlarına örnekler verildi. Buca Cezaevi alanını imara açmanın, 12 Eylül sürecinde yaşanan zulmü, faşizmi ve idamları saklamak anlamına geleceği ve bunun suça ortak olmak anlamı taşıdığı ifade edildi.
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi’ne hitaben hazırlanan dilekçe örneğinde, Başkanlık Makamı tarafından 29 Ocak 2026 tarihinde onaylanan Buca Cezaevi alanına ilişkin 1/5000 ölçekli Nazım İmar Planı değişikliğine itiraz edildiği bildirildi. Dilekçede, söz konusu plan değişikliğine belirtilen gerekçelerle itiraz edildiği ve alanın İnsan Hakları ve Özgürlük Parkı olarak düzenlenmesinin talep edildiği ifade edildi.
Dilekçede Buca Cezaevi’nin İzmir kentinin belleğinde son derece önemli bir yere sahip olduğu vurgulanarak, toplumun demokratik bir düzende insan hak ve özgürlüklerine sahip olarak varlığını sürdürebilmesi için 12 Mart ve 12 Eylül açık faşizm dönemlerinde yaşananların belleklerden silinmemesi ve sonraki nesillere aktarılması gerektiği belirtildi. 12 Eylül döneminde Necati Vardar, Seyit Konuk ve İbrahim Ethem Coşkun isimli devrimciler ile Halil Esendağ ve Selçuk Duracık isimli MHP’lilerin Buca Cezaevi’nde idam edildiği ifade edildi.
Dilekçede kentlerin belleğinin bilinçli ve planlı biçimde silinmeye çalışılmasına karşı durulması gerektiği belirtilerek, anı ve hafıza mekânlarının yaşatılmasının önemine dikkat çekildi. Kentlilerin yaşam ve hafıza alanlarına yabancılaştırılmaması gerektiği ifade edilen dilekçede, Buca Cezaevi alanının hem İnsan Hakları ve Özgürlük Parkı hem de Cezaevi Müzesi haline getirilmesi gerektiği vurgulandı.
Dilekçede ayrıca dünyada ve Türkiye’de benzer alanların hafıza mekânlarına dönüştürüldüğüne ilişkin örnekler de yer aldı. Ankara’da bulunan Ulucanlar Cezaevi’nin Altındağ Belediyesi tarafından restore edilerek 2010 yılında “Ulucanlar Cezaevi Müzesi” adıyla ziyarete açıldığı, Tarihi Sinop Cezaevi’nin hafıza müzesine dönüştürüldüğü ve Diyarbakır Cezaevi’nin de müze ve kültür alanı olarak kullanılması için düzenleme çalışmalarının sürdüğü ifade edildi.
Dünya örnekleri arasında ise Şili’nin Santiago kentinde bulunan Bellek ve İnsan Hakları Müzesi’nin Pinochet diktatörlüğü döneminde işlenen insan hakları ihlallerini, işkenceyi ve kayıpları belgeleyen bir müze olduğu belirtildi. İran’ın başkenti Tahran’daki Ebrat Müzesi’nin, Şah döneminde gizli polis SAVAK tarafından kullanılan eski bir hapishanenin 2000 yılında müzeye dönüştürülmesiyle oluşturulduğu ifade edildi. Arjantin’in Buenos Aires kentindeki ESMA Bellek ve İnsan Hakları Müzesi’nin ise 1976–1983 yılları arasındaki askeri diktatörlük döneminde Arjantin Donanması’nın eski subay lojmanlarında kurulduğu ve bu müzelerde işkence odaları, hücreler ile dönemin siyasi baskılarını gösteren belgelerin sergilendiği kaydedildi.
Dilekçede darbe dönemlerinde yaşanan işkence, zorla kaybetme, idam ve siyasi baskıların belgelenmesi ve bu dönemin karanlık yüzünün gösterilmesi gerektiği vurgulanarak, yaşananların bir daha tekrarlanmaması için Buca Cezaevi alanının korunması ve anıt alan haline getirilmesinin talep edildiği belirtildi. Buca Cezaevi alanının İnsan Hakları ve Özgürlük Parkı olarak düzenlenmesi gerektiği ifade edildi.
Açıklamada ayrıca Buca Cezaevi’nin İzmir kentinin belleğinde önemli bir yer tuttuğu, özellikle 12 Mart ve 12 Eylül açık faşizm dönemlerinde burada yaşananların toplumun belleğinden silinmemesi ve sonraki nesillere aktarılmasının demokratik bir toplum için yaşamsal önemde olduğu vurgulandı. Kentlerin belleğinin bilinçli ve planlı şekilde silinmeye çalışıldığı belirtilen dilekçede, anıları ve hafıza mekânları ellerinden alınan kentlilerin yaşam alanlarından yabancılaştırıldığı, bu durumun kentlerin sermayeye rant olarak sunulmasına zemin hazırladığı ifade edildi.
Dilekçede dünyada işkence ve siyasi baskıların yaşandığı mekânların müzelere dönüştürüldüğü belirtilerek, Şili’deki Bellek ve İnsan Hakları Müzesi, Tahran’daki Ebrat Müzesi ve Arjantin’deki ESMA Bellek ve İnsan Hakları Müzesi örnekleri tekrar hatırlatıldı. Bu müzelerde işkence odaları, hücreler ve dönemin siyasi baskılarını gösteren belgelerin sergilendiği kaydedildi. Türkiye’den örnek olarak ise Ankara’daki Ulucanlar Cezaevi Müzesi, Sinop Cezaevi ve Diyarbakır Cezaevi’ne ilişkin dönüşüm çalışmaları dile getirildi.
Dilekçede darbe dönemlerinde yaşanan işkence, zorla kaybetme, idam ve siyasi baskıları belgelemek, bu karanlık dönemin unutulmamasını sağlamak ve demokrasinin güçlenmesine katkı sunmak amacıyla Buca Cezaevi alanının korunarak anıt alan haline getirilmesi gerektiği ifade edildi. Buca Cezaevi alanının sermayeye rant alanı olarak sunulmaması gerektiği belirtilen dilekçede, alanın İnsan Hakları ve Özgürlük Parkı olarak düzenlenmesi gerektiği vurgulandı. Ayrıca Buca Cezaevi alanının kentlinin belleğinin demokrasi ve insan hakları bilinciyle canlı tutulduğu bir alan haline getirilmesi gerektiği ifade edildi. Bu talebin gerçekleşmemesi halinde ise Basmane Çukuru, Basmane ve çevresi, Mezarlıkbaşı, Kemeraltı ve benzeri yerlerin de benzer süreçlerle karşı karşıya kalabileceği ve İzmir’in hafıza mekânlarının yok olabileceği görüşüne yer verildi.




