İzmir’de meydana gelen son yağışların ardından barajların doluluk oranındaki değişim merak konusu oldu. İZSU’nun açıkladığı verilere göre ise son bir hafta baz alındığında barajların doluluk oranlarında güncel bir değişiklik olmadığı gözlemlendi. Bu kapsamda meydana gelen son yağışlar başta olmak üzere; İzmir’in su politikası, su yönetimini ve altyapısı konusunda değerlendirmelerde bulunan Türkiye Tabiatını Koruma Derneği (TTKD) bilim danışmanı Dr. Erol Kesici, yaşanan tablonun umut vaat etmediğini belirtti.
YAZ AYLARINDA YİNE KURAKLIK YAŞARIZ
Yağışların mevcut sorunu çözmek konusunda yetersiz kalacağını dile getiren Kesici, sorunu kökten çözmek için belediyeler, bakanlıklar ve vatandaşların el birliğiyle hareket etmesi gerektiğini aktardı. Kesici bu kapsamda: “Son yağışlar elbette önemlidir ancak kurtarıcı değildir. İzmir’de 365 gün yağmur yağsa barajlar yine dolmaz. Yaz aylarında yine kuraklık yaşarız. Doğadaki su miktarı bellidir. Bu nedenle su havzalarını geliştirmek, ağaçları kesmemek, yenilenebilir enerjiye yönelmek ve suyu kirletmemek zorundayız. Yağışlarla gelen suyu kontrol altına alamıyorsak bu, altyapı eksikliği, dere yataklarının işgal edilmesi, ağaçların kesilmesi ve doğal su yollarının bozulmasından kaynaklanmaktadır. Deniz taşkınları da bu nedenlerle yaşanmaktadır. Doğayla uyumlu yaşarsak, doğa da bizi korur. Doğayı korumak, suyu korumaktır. Susuz yaşamak mümkün değildir. Birçok lüksten vazgeçebiliriz ancak sudan vazgeçemeyiz. İnsan vücudunun yaklaşık yüzde 70’i sudur. Su, vücut için hayati bir unsurdur. Bu nedenle her alanda tasarruf etmek zorundayız. Suyun siyaseti olmaz. Bu mesele partiler üstü bir meseledir. Belediyeler, bakanlıklar ve vatandaşlar el birliğiyle hareket etmelidir” şeklinde konuştu.
BULUT AŞILAMA BİLİM DIŞI
Nüfus giderek artmakta, üretim giderek artmaktadır. Bu nedenle yalnızca barajlar da yeterli değildir; teknolojiden yararlanmak gerekmektedir. Teknolojiden yararlanmak derken kastımız kesinlikle bulut aşılaması değildir” diyerek sözlerine devam eden Kesici, bu uygulamanın bilim dışı bir uygulama olduğunu öne sürdüğü konuşmasında: “Bu, bana göre bilim dışı bir uygulamadır. Nereye yağacağı belli değildir, alınacak verimin ne olacağı belli değildir. Atmosferin yapısı zaten bozulmuştur; yeniden atmosferin yapısını bozmanın bir anlamı yoktur. İzmir’de de ‘tohumlama yöntemi’ adı verilen bu uygulama düşünülmektedir ancak bu da bana göre çok daha bilim dışı bir yöntemdir. Bu çalışmalara harcanacak kaynaklar, su havzalarının verimliliğini artırmak için kullanılmalıdır. Örneğin barajların temizliği ve göletlerin temizliği son derece önemlidir. Ayrıca teknolojiden yararlanalım derken kastımız şudur: Atık suları geri dönüştürerek evlerde, tarımda ve sanayide kullanma imkânlarımız vardır. Suya baktığımızda, yalnızca evlerde kullanılan suyun kuraklığa neden olan temel unsur olmadığını görüyoruz. Evlerde kullanılan su, mevcut suyumuzun yaklaşık yüzde 10’u civarındadır” ifadelerine yer verdi.
YÜZDE 80’LİK PAY İSE SUYUN İYİ YÖNETİLEMEMESİNDEN
Su sıkıntısının sebepleri arasından yüzde 80 payın suyun yanlış yönetilmesinden kaynaklandığını belirten Kesici, “Dünyanın neresine giderseniz gidin, Grönland dışında ‘kuraklıktan etkilenmiyoruz’ diyen bir ülke yoktur. Ancak geçtiğimiz aylarda İskandinavya, Fransa, İngiltere, İtalya ve Yunanistan’da yapılan incelemelerde görülmüştür ki bu ülkelerde de kuraklıktan şikâyet edilmesine rağmen kuruyan bir göl ya da nehir bulunmamaktadır. Nehirlerdeki ve göllerdeki su miktarları yeterlidir. Oysa Türkiye’de baktığınızda birçok gölün kuruduğunu görüyoruz. Marmara Gölü kurumuş durumdadır, Eğirdir Gölü büyük ölçüde kurumuştur, Beyşehir Gölü kurumaktadır. UNESCO’nun ve bizim yıllardır belirttiğimiz gibi, burada yaşanan sorun dönemsel olarak suyun iyi yönetilememesidir. UNESCO’nun açıklamasına göre Türkiye gibi ülkelerde yaşanan kuraklığın yalnızca yüzde 20’si iklim krizi ve küresel ısınmadan kaynaklanmaktadır. Yüzde 80’lik pay ise suyun iyi yönetilememesinden kaynaklanmaktadır. Tarımda içme suyunun yaklaşık yüzde 80’i kullanılmaktadır. Barajlara, göletlere ve göllere gelecek suyu tarımda tüketiyoruz. Oysa teknolojiyi doğru kullanarak bu oranı yüzde 40’a kadar düşürmek mümkündür. En tehlikeli uygulamalardan biri, sondaj kuyularının aşırı şekilde açılması ve bu suların herhangi bir arıtmaya tabi tutulmadan tekrar doğaya verilmesidir. Bir diğer tehlikeli konu ise evlerde bireysel arıtma sistemlerinin yaygınlaşmasıdır. Su tamamen saflaştırılmakta; içerisinde mineral, vitamin ve faydalı bileşenler kalmamaktadır. Bu durum çocuklar, gelişim çağındaki bireyler ve yaşlılar için son derece tehlikelidir. İyi kurulmuş, bilimsel temelli arıtma sistemlerine itirazımız yoktur ancak mevcut sistemlerin yüzde 90’ından fazlası oldukça basit ve yetersizdir. Bu sistemlere harcanan kaynaklar bir araya getirilerek suyun kaynağında arıtma yapılmalıdır. Biyolojik ve mikrobiyolojik arıtma tesisleri bir an önce kurulmalıdır. Birçok ülke kuraklık sorununu atık sularını değerlendirerek çözmektedir ancak biz bu alana yeterli yatırımı yapmıyoruz” dedi.





