Türkiye'nin birçok noktasında peş peşe yaşanan orman yangınları, yaz aylarında afetlere karşı alınan önlemleri yeniden gündeme getirdi. Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı'nın, 29 Temmuz'dan bu yana ülke genelinde 192'si orman dışı olmak üzere toplam 314 yangına müdahale edildiğini ve yangınların tamamının kontrol altına alındığını açıklamasının ardından, İzmir Afet Bilinci Çevre ve İklim Farkındalığı Derneği (İZAFED) Yönetim Kurulu Başkanı Servet Ertaş, yangınlarla mücadelede asıl odak noktasının müdahale değil, risk yönetimi olması gerektiğini dile getirdi.

“30 otuz kuralı” tetikler

Her yıl özellikle yaz aylarında benzer bir tabloyla karşı karşıya kalındığını belirten Ertaş, orman yangınlarının iklim krizinin etkisiyle artık daha sık ve daha yıkıcı hale geldiğini ifade etti. Yangın riskini artıran en önemli meteorolojik koşulların, sıcaklığın 30 derecenin üzerine çıkması, nem oranının yüzde 30'un altına düşmesi ve rüzgâr hızının saatte 30 kilometreyi aşması olduğunu dile getirdi.

Whatsapp Image 2026 08 02 At 15.36.33

Ertaş, “Öncelikle şunu bilimsel ve net bir şekilde ortaya koymamız gerekiyor: Aşırı sıcaklar, düşük nem ve şiddetli rüzgâr birleştiğinde yani meteorolojik olarak yangın riskini tetikleyen ve "30 otuz kuralı" olarak bilinen (30 derecenin üzerinde sıcaklık, yüzde 30’un altında nem, 30 km/saat üzeri rüzgâr) yangın ortamı oluşur. İklim krizinin etkisiyle bu faktörler bir araya geldiğinde orman yangınları kaçınılmaz doğa olaylarına dönüşmektedir. Ancak bizim asıl amacımız, doğa olaylarını afete ve felakete dönüştürmemektir” dedi.

Toplumsal bilinç seviyesi düşük

Türkiye'de afet yönetiminin halen büyük ölçüde reaktif bir anlayışla yürütüldüğünü dile getiren Ertaş, yangın başladıktan sonra uçak ve helikopter sayısının tartışılmasının sorunun çözümü olmadığını ifade ederek, “Ülkemizde yangınlar konusunda temel yanılgı, kriz yönetimi ile risk yönetimini birbirine karıştırmaktan kaynaklanıyor. Afet yönetimi; yangın çıkıp dumanlar yükseldikten sonra uçak veya helikopter sayılarını yarıştırmak değil, yangın hiç çıkmadan önce proaktif risk azaltma tedbirlerini hayata geçirmektir. Söz konusu önlemlerin yetersiz kalmasının ana nedeni, reaktif (yara sarıcı) anlayıştan proaktif (önleyici) anlayışa tam anlamıyla geçilememiş olmasıdır. Burada köklü bir paradigma değişikliği şarttır. Nitekim Birleşmiş Milletler öncülüğünde toplanan Hyogo ve Sendai konferanslarında da afet yönetiminde reaktif yara sarmacılıktan, proaktif önleyici metodolojiye geçiş net bir şekilde önerilmiştir. Yeterli önlemin alınamaması toplumsal bilinç seviyemizin düşüklüğünden ve reaktif anlayıştan kaynaklanmaktadır” şeklinde konuştu.

Orman yangınlarının önemli bir bölümünde insan kaynaklı ihmallerin etkili olduğuna dikkat çeken Ertaş, çevreye bırakılan cam ve plastik atıkların, söndürülmeden bırakılan piknik ateşlerinin ve araçlardan atılan sigara izmaritlerinin büyük felaketlere neden olabildiğini belirterek, sorumluluğun komplo teorilerinde değil, çevre bilincinin artırılmasında aranması gerektiğini ifade etti.

Yangınların yalnızca ağaçların yanması anlamına gelmediğini ifade eden ve asıl tehlikenin yangınların ardından ortaya çıkan ikincil afetler olduğuna dikkat çeken Ertaş, İzmir özelinde değerlendirmelerde de bulunarak, “Bir ormanın yanması sadece ağaçların kaybolması demek değildir; tüm ekosistemin, floranın ve faunanın tahrip olması demektir. Ekosisteme verilen bu ağır zararın çok ciddi ikincil afet sonuçları bulunmaktadır. Özellikle Yamanlar Dağı hattında 2024 ve 2025 yıllarında üst üste yaşanan yıkıcı orman yangınları, ağaç dokusunu ve toprağı tutan bitki örtüsünü tamamen ortadan kaldırmıştır. Hatırlatmak isterim ki; 1995 yılında Çiğli, Karşıyaka ve çevresinde yaşanan ve 63 vatandaşımızın yaşamını yitirdiği sel felaketinden sonra Yamanlar Dağı'na dikilen ağaçlar, aslında kenti sel ve su baskınlarına karşı koruyan doğal bir baraj ve engel görevi görüyordu. Biz bugün o doğal kalkanı kaybettik. Yamanlar Dağı'nda yanan alanlar sebebiyle önümüzdeki ilk şiddetli yağışlarda Çiğli, Karşıyaka ve Bayraklı ilçelerimizde yeniden büyük sel, su baskını, çamur akması ve heyelan riskleri kritik seviyeye ulaşmıştır. Bitki örtüsünü kaybeden toprak sünger işlevini yitirmiştir; yukarıdan akacak su doğrudan yerleşim yerlerine inecektir” şeklinde konuştu.

“Anayasal sorumluluk”

Çevrenin korunmasının anayasal bir sorumluluk olduğunun altını çizen Ertaş, Anayasa'nın 56. maddesinin herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğunu açıkça ortaya koyduğunu hatırlatarak, “Anayasamızın 56. maddesine göre: "Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir." Dolayısıyla temiz hava, temiz su, sağlıklı toprak ve korunan orman alanları birer lütuf değil, anayasanın da altını çizdiği birer yaşama hakkıdır. Sağlıklı ve dengeli yaşayabilmek için bu hakkı korumak hepimizin ortak ödevidir. Ormanlar başta olmak üzere ekosistemi korumak da işte bu hakkın gereğidir. Çevreyi kirletenlere, ekosisteme zarar verenlere, ormanların yanmasına (kasten veya ihmalen) sebep olanlara "mala zarar verme" gibi basit suçlardan cezalar uygulanmasıyla bu ekolojik yıkım ve tahribatın önüne geçilemez. Fransa örneğinde olduğu gibi, ülkemizde de "ekoloji suçu" tanımı mevzuata kazandırılmalıdır. Ekolojik tahribatın tüm insanların ve canlıların yaşamına kastettiği gerçeğinden hareketle, suç ve ceza tanımları yeniden yapılmalıdır” dedi.

Kaynak: Ayselin Uzun