Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Ağustos ayı enflasyon verileriyle birlikte eylül ayında uygulanabilecek kira artış oranı yüzde 31.79 oldu. Ancak milyonlarca çalışan ve emekli için mesele artık kiranın ne kadar arttığı değil, maaşın kiraya yetip yetmediği. 28 bin 75 liralık asgari ücret karşısında ortalama 30 bin lira civarındaki kiralar, çalışanı ikinci bir iş arayışına iterken; 23 bin 552 liralık en düşük emekli aylığıyla kirada yaşayanlar daha ay başlamadan açık veriyor. Türkiye’de milyonlarca çalışan ve emekli için barınma sorunu, artık bütçenin en büyük gider kalemi olmanın çok ötesine geçmiş durumda. Asgari ücretli için 25-30 bin liraya ulaşan kiralar, ayın daha ilk gününde maaşın neredeyse tamamını tüketirken, en düşük emekli aylığı alan yurttaş için aynı kira bedeli gelirin de üzerine çıkıyor. Net 28 bin 75 liralık asgari ücretle geçinen bir çalışan, 25 bin liralık kirayı ödediğinde elinde yalnızca 3 bin lira kalıyor. Kira 30 bin liraya çıktığında ise maaş daha elektrik, su, mutfak ve ulaşım masrafları hesaba katılmadan 1.924 lira açık veriyor. 23 bin 552 liralık en düşük emekli aylığında ise tablo daha da ağırlaşıyor; 25 bin liralık kira bile emekli maaşını aşarken, 30 bin liralık kirada yalnızca barınabilmek için 6 bin 448 liralık ek gelire ihtiyaç duyuluyor.

‘Maaş yatıyor para kalmıyor’

Eylül ayında kira sözleşmelerine uygulanabilecek yüzde 31.79’luk artış oranı, mevcut yükün daha da büyümesi anlamına geliyor. 25 bin liralık kira zamla birlikte yaklaşık 32 bin 948 liraya, 30 bin liralık kira ise 39 bin 537 liraya yükseliyor. Bu tablo, bir yanda maaşların birkaç temel ihtiyacı bile karşılamaya yetmediği, diğer yanda barınabilmenin başlı başına bir ekonomik mücadeleye dönüştüğü Türkiye gerçeğini ortaya koyuyor. Çalışan daha ayın başında ikinci bir gelir ararken, emekli yeniden çalışmanın yollarını arıyor. Çünkü artık mesele yalnızca “Kira ne kadar arttı?” sorusu değil; “Bu maaşla o kirayı nasıl ödeyeceğim?” sorusu. Barınma gideri, geliri aşmaya başladıkça mutfak, faturalar, ulaşım, sağlık ve diğer zorunlu harcamalar için ayrılabilecek pay da daralıyor. Özellikle büyükşehirlerde ortalama kiraların tek bir asgari ücreti aşması, tek maaşla ev geçindirmeyi neredeyse matematiksel bir çıkmaza dönüştürüyor. Bir zamanlar ek gelir olarak görülen ikinci iş, ailede birden fazla kişinin çalışması ya da evin birkaç kişiyle paylaşılması ise geçinebilmenin zorunlu formülleri haline geliyor. Maaş yatıyor, kira çıkıyor; geriye ise yaşamaya yetecek para kalmıyor” şeklinde konuştu.

‘Çıkan para artıyor’

Ağustos ayı enflasyon verilerinin, ekonomideki önemli bir gerçeği yeniden gündeme taşıdığını aktaran Vergi Uzmanı ve Ekonomist Deniz Eresen, “Enflasyon geriliyor ancak vatandaşın hissettiği hayat pahalılığı aynı hızda gerilemiyor. TÜFE ağustosta aylık yüzde 1,84, yıllık yüzde 31,51 arttı. Rakamlar dezenflasyon sürecinin devam ettiğini gösteriyor. Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Enflasyonun düşmesi, fiyatların düşmesi anlamına gelmiyor. Fiyatlar yükselmeye devam ediyor, yalnızca artış hızları yavaşlıyor. Vatandaş açısından ise temel mesele artık enflasyon oranı değil, satın alma gücünün ne kadar korunabildiği oluyor. Bunun en somut örneğini kiracılar yaşıyor. Eylül ayında yenilenecek kira sözleşmelerinde 12 aylık ortalama TÜFE üzerinden uygulanabilecek artış oranı yüzde 31.79 seviyesinde olacak. 20 bin lira kira ödeyen bir vatandaşın kirası yaklaşık 26 bin 358 liraya, 30 bin liralık kira ise yaklaşık 39 bin 537 liraya çıkacak. Yıllık enflasyon geriliyor olabilir ama kiracının cebinden çıkan para artmaya devam ediyor. Özellikle büyükşehirlerde barınma giderlerinin hane gelirindeki payının yükselmesi, vatandaşın diğer zorunlu ihtiyaçlarına ayırabileceği kaynağı giderek azaltıyor” dedi.

‘Sorun satın alma gücünde’

Asgari ücretli açısından da tablonun farklı olmadığını vurgulayan Eresen, “Gelirin önemli bir bölümü daha ayın başında kira, gıda, ulaşım, elektrik ve doğalgaz gibi zorunlu harcamalara gidiyor. Bu nedenle asgari ücreti değerlendirirken maaşın kaç lira olduğuna değil, o maaşla ne kadar mal ve hizmet satın alınabildiğine bakmak gerekiyor. Maaş artarken aynı market sepetini doldurmak için daha fazla para ödeniyorsa, nominal gelir artmış olsa bile vatandaşın refahı aynı ölçüde artmıyor. Emekliler açısından sorun daha da belirgin. Çünkü emeklinin harcama sepetinde gıda, konut, sağlık ve enerji gibi ertelenmesi mümkün olmayan ihtiyaçların ağırlığı yüksek hale geliyor. Maaşlara yapılan artış elbette önemli. Ancak asıl soru, yapılan artıştan sonra emeklinin ve çalışanın satın alma gücünün korunup korunamadığıdır” ifadelerini kullandı.

‘Cepte kalan önemli’

Türkiye’nin enflasyonla mücadelesinde yıllık enflasyonun aşağı yönlü hareketinin önemli olduğunun altını çizen Vergi Uzmanı ve Ekonomist Deniz Eresen, “Fakat gerçek ekonomik rahatlama için rakamlardaki düşüşün hane bütçelerine de yansıması gerekiyor. Çünkü vatandaş enflasyonu istatistik tablosundan değil; market kasasında, kira öderken, faturalarını yatırırken ve ay sonunda cebinde kalan paraya bakarak ölçüyor. Bu nedenle bundan sonra yalnızca ‘enflasyon ne kadar düştü?’ sorusunu değil, ‘vatandaşın alım gücü ne kadar arttı?’ sorusunu da sormalıyız. Enflasyonun ateşi düşüyor olabilir; ancak kiracının, asgari ücretlinin ve emeklinin cebindeki yangın henüz sönmüş değil” diye konuştu.

Kaynak: Filiz Erol