2025, bilimin yalnızca laboratuvarların sınırları içinde kalmadığı; siyaset, ekonomi, etik tartışmalar ve gündelik yaşamla doğrudan kesiştiği bir yıl olarak kayda geçti. Bir yanda devletlerin bilim politikaları sert biçimde yeniden şekillenirken, diğer yanda genetik müdahalelerden yapay zekâya, uzay araştırmalarından tıptaki atılımlara uzanan geniş bir alanda “yapılamaz” denilen eşikler aşıldı. Bilimsel bilgi, kimi zaman umut veren bir çözüm, kimi zaman da yeni çatışmaların ve belirsizliklerin kaynağı olarak kamusal tartışmaların merkezine oturdu. Aşağıdaki başlıklar, 2025’in bilime dair en çok konuşulan gelişmelerini; ilerleme kadar yeni riskleri, sorumlulukları ve soru işaretlerini de görünür kılan bir “dönüm noktası” tablosu halinde ortaya koyuyor.

Trump’ın ikinci dönemiyle bilim fonlarında tarihi kesintiler ve siyasi müdahale

ABD’de Donald Trump’ın ikinci başkanlık dönemi, bilim politikalarında benzeri az görülmüş ölçekte kesintiler ve siyasi müdahaleler ile anıldı. Federal araştırma destek sisteminin kökten dönüştürülmesi yönünde adımlar atılırken, üniversiteler ve akademik özgürlük alanı hedef alan uygulamalar bilim insanlarıyla Beyaz Saray arasındaki güvensizliği derinleştirdi. Bu dönüşümde, Heritage Foundation’ın hazırladığı Project 2025 doğrultusunda Beyaz Saray Bilim ve Teknoloji Politikası Ofisi’nin başına getirilen Michael Kratsios öne çıktı. Kratsios’un öncülüğünde:

  • “Gold Standard Science” adlı yürütme emri,
  • federal fonların merkezileştirilmesi,
  • Beyaz Saray Yapay Zekâ Eylem Planı
  • ve Project Genesis

başlıklarıyla dört büyük reform hayata geçirildi. Bu adımlar bir yandan özel sektör yatırımlarını teşvik ederken, diğer yandan akademiyi sıkı bir siyasi denetime tabi tuttu.

Üniversite-devlet “bilim ortaklığı” sarsıldı

2025, üniversiteler ile devlet arasındaki yaklaşık 80 yıllık “bilim ortaklığının” da ağır bir kırılma yaşadığı yıl oldu. Trump yönetimi, üniversitelere verilen hibeleri askıya alma, iptal etme ya da kısma yoluna giderken; National Science Foundation ve National Institutes of Health bütçe belirsizliği nedeniyle harcama yöntemlerini değiştirmek zorunda kaldı. Beyaz Saray ile Kongre arasındaki bütçe krizi 43 gün süren bir hükümet kapanmasına yol açtı. Üniversite giderlerine üst sınır getirilmesi ve yeni bağış vergisi, yükseköğretimde mali baskıyı artırdı. En büyük etkiyi öğrenciler ve genç araştırmacılar gördü:

  • Doktora kontenjanları daraltıldı.
  • Göç ve DEI karşıtı politikalar özellikle uluslararası öğrencilerin kariyerlerini tehdit etti.
  • 2025 sonbaharında ABD’deki uluslararası öğrenci sayısının %17 düşmesi dikkat çekti.

Ayrıca Elon Musk’ın etkisiyle kurulan ve kısa sürede kapanan Hükümet Verimliliği Bakanlığı (DOGE) tartışmaları büyüttü. Russell Vought’un yürüttüğü tasarruf politikalarıyla 200 binden fazla kamu çalışanı işten ayrıldı; bu da ABD bilim altyapısında uzun vadeli bir zayıflama endişesini beraberinde getirdi.

Organ naklinde türler arası eşik

İnsan bağışındaki kronik yetersizlik, bilim insanları ve cerrahları metabolizması ve organ boyutları insanlara benzeyen domuzları alternatif kaynak olarak değerlendirmeye itti. Ocak ayında ABD’de genetiği düzenlenmiş bir domuz böbreğinin dördüncü kez insana nakledilmesi, bu alanda en somut adımlardan biri oldu. Nakil yapılan Tim Andrews, domuz böbreğiyle 271 gün yaşayarak rekor sayılabilecek bir süreye ulaştı. Ekim ayında organ işlevini yitirse de Andrews bu süreçte diyalizden kurtuldu ve böbrek nakli bekleyen hastalar için sembolik bir umut figürüne dönüştü. Sürecin önünü açan kritik başlıklardan biri, ABD U.S. Food and Drug Administration’ın iki biyoteknoloji şirketine ait domuz böbreği nakli denemelerine “şefkatli kullanım” kapsamında onay vermesi oldu. Bu mekanizma, hayati tehlikesi bulunan ve başka seçeneği olmayan hastaların deneysel tedavilere erişmesine izin veriyor. Çin’de ise bilim insanları, bir domuz karaciğerinin bir bölümünü 38 gün boyunca insan vücudunda çalıştırmayı başardıklarını açıkladı.

3I/ATLAS Güneş Sistemi’nden geçti

Gökbilimciler Temmuz ayında, alışılmadık derecede hızlı hareket eden bir gökcismini tespit etti. Şili’deki NASA destekli ATLAS teleskop sistemi, bu cismi ilk kez 1 Temmuz’da gözlemledi. Saatte yaklaşık 220 bin kilometre hızı, cismin Güneş etrafında kapalı bir yörüngede dönmediğini ve yıldızlararası uzaydan geldiğini gösterdi. Keşif, 3I/ATLAS adı verilen cismin şimdiye kadar gözlemlenen üçüncü yıldızlararası ziyaretçi olduğunu doğruladı. Daha önce 2017’de 1I/‘Oumuamua ve 2019’da 2I/Borisov benzer şekilde Güneş Sistemi’nden geçmişti. Son altı ayda yapılan gözlemler, 3I/ATLAS’in kimyasal yapısına dair sıra dışı ipuçları sundu.

3I/ATLAS’in kimyasal imzası

3I/ATLAS’e yönelik gözlemler, farklı teleskoplardan gelen verilerle daha da ilginç hale geldi:

  • Hubble Space Telescope, kuyruklu yıldızın çekirdeğinin yaklaşık 400 metre ile 1 kilometre arasında olabileceğini gösterdi.
  • Very Large Telescope gözlemleri, gaz bulutunda nikel bulunduğunu; ancak normalde birlikte görülen demirin olmadığını ortaya koydu.
  • James Webb Space Telescope verileri ise, su buharına kıyasla yüksek karbondioksit oranına işaret etti.

Bu bileşim, cismin doğduğu yıldız sistemine dair ipuçları barındırıyor. 3I/ATLAS, Ekim ayında Mars’ın yaklaşık 30 milyon kilometre yakınından geçerken aralarında Perseverance gezgininin de bulunduğu NASA araçlarınca görüntülendi. 19 Aralık’ta Dünya’ya en yakın konumuna ulaştı; Mart 2026’da Jüpiter’in yanından geçtikten sonra Güneş Sistemi’ni tamamen terk etmesi bekleniyor. Bilim insanlarına göre bu kısa ziyaret, yıldızlararası uzayın kimyasal koşullarını anlamak için nadir bir fırsat sundu.

K2-18b: Yaşam umudu doğuran ötegezegen tartışması

Nisan ayında gökbilimciler, başka bir gezegende yaşama dair şimdiye kadarki “en güçlü kanıt” olarak nitelendirilen bir bulguyu açıkladı. Astrophysical Journal Letters’ta yayımlanan çalışma, James Webb Space Telescope verilerine dayanıyor ve 124 ışık yılı uzaklıktaki K2-18b adlı ötegezegeni mercek altına alıyordu. Bulgular, K2-18b’nin hidrojen açısından zengin atmosferi ve okyanus barındırabilecek yapısıyla, alg benzeri yaşam formlarına ev sahipliği yapabileceği fikrini güçlendirdi. Ancak Oxford Üniversitesi’nden Jake Taylor’ın hakem değerlendirmesinden geçmemiş bir ön analizi, aynı verilerde bu gazların tespit edilemediğini savundu. Orijinal çalışmanın yazarları ise kullanılan istatistiksel modelin yetersiz olduğunu belirterek bulgularının arkasında durdu. Böylece 2025, “veri aynı, yorum farklı” geriliminin bilimsel tartışmadaki yerini de yeniden hatırlattı.

Ulukurtlar 12 bin yıl sonra yeniden “üretildi” iddiası

Colossal Biosciences, genetik müdahaleyle üretilmiş üç yavrunun modern “ulukurtlar” olduğunu açıkladı. Ekim 2024’te doğan Romulus ve Remus ile Ocak 2025’te dünyaya gelen Khaleesi, kısa sürede sosyal medyada büyük ilgi gördü. Şirket, 13 bin yıllık bir diş ve 72 bin yıllık bir kafatasından ulukurt genomunu dizileyerek, günümüz köpekgillerinden farklı olan 14 geni tespit ettiğini belirtti. Gri kurt DNA’sında yapılan 20 değişiklikle daha büyük dişler, iri gövde, geniş kafa ve beyaz kürk gibi fiziksel özellikler elde edildi. Düzenlenmiş genler evcil köpek embriyolarına aktarıldı ve taşıyıcı annelere yerleştirildi.

Ancak birçok bilim insanı, bu hayvanların gerçek anlamda “ulukurt” olmadığını vurguluyor: Genetik olarak hâlâ büyük ölçüde gri kurt olan bu canlıların yalnızca sınırlı sayıda özelliği taklit ettiği belirtiliyor. Üstelik 2021 tarihli bir çalışma, ulukurdun modern kurtlarla aynı cinse bile ait olmadığını; bambaşka bir soydan geldiğini ortaya koymuştu. “De-extinction” çalışmaları etik açıdan da tartışmalı: Eleştirmenler, kaynakların nesli tehlike altındaki türlerin korunmasına ayrılması gerektiğini savunuyor.

Ateşin kökeni tartışmasına yeni kanıt

İnsanlığın ateşi kontrol altına alması, evrimsel tarihin en kritik eşiklerinden biri olarak görülüyor. Ancak ateşin ilk kez ne zaman ve nasıl bilinçli biçimde yakıldığı uzun süre netleşmemişti. İngiltereli arkeologların Nature’da yayımlanan araştırması, İngiltere’deki Barnham bölgesinde yaklaşık 400 bin yıl öncesine tarihlenen bir yüzeyde kasıtlı ateş yakıldığına dair güçlü kanıtlar sundu. Yoğun ısıya maruz kalmış tortular ve ateşten çatlamış çakmaktaşı el baltaları bulguları destekledi. En dikkat çekici kanıtlardan biri ise kıvılcım çıkarmada kullanılan demir pirit parçalarının bulunması oldu. Bölgenin jeolojisinde nadir görülen bu mineralin alana özellikle taşınmış olması, ateşin doğal yangınlardan değil, bilinçli insan faaliyetiyle üretildiğini düşündürüyor. Araştırmacılara göre bu bulgular, Avrupa’daki Neandertal atalarının ateşi yalnızca kullanmakla kalmayıp üretmeyi de bildiğini gösteriyor. Ateş; ısınma, korunma ve yemek pişirme gibi hayati faydalarının yanı sıra, gece sosyal etkileşimlerini ve beslenme kalitesini artırarak insan evriminde belirleyici rol oynamış olabilir.

Cep telefonları deprem uyarısına dönüştü

Deprem erken uyarı sistemleri çoğu bölgede pahalı ve yoğun sensör ağları gerektirdiği için yaygın değil. University of California, Berkeley bünyesindeki Berkeley Sismoloji Laboratuvarı’ndan Richard Allen ile Google’dan Marc Stogaitis ve ekibi, bu soruna cep telefonları üzerinden çözüm üretmeyi hedefledi. Android telefonlardaki ivmeölçerlerin kullanılmasıyla Android Earthquake Alert (AEA) adlı sistem kuruldu ve 98 ülkede milyonlarca telefonu birer mini sismik sensöre dönüştürdü. Sistem, 2021–2024 arasında aylık ortalama 312 deprem tespit etti; büyüklükler 1,9 ile 7,8 arasında değişti. Büyüklüğü 4,5 ve üzeri olan depremler için kullanıcılara “Take Action” uyarıları gönderildi. Bu uyarılar ayda ortalama 60 kez devreye girerken, toplamda aylık yaklaşık 18 milyon bildirim iletildi. Daha hafif sarsıntılar için ise “Be Aware” uyarıları kullanıldı. 2025’te bu sistem, “herkesin cebindeki sensör” fikrini bilimsel ve toplumsal bir ölçeğe taşıdı.

Tıpta iki büyük eksen

Baş-boyun kanserlerinde 20 yılın en büyük atılımı: Mayıs ayında American Society of Clinical Oncology toplantısında sunulan sonuçlar, baş-boyun kanserleri alanında uzun süredir süren başarısız klinik deneylerin ardından tabloyu değiştirdi. Bağışıklık tedavisi ilacı pembrolizumabın; ameliyat, kemoterapi ve radyoterapiden önce ilk basamak tedavi olarak verilmesinin, kanseri tamamen yok etme ve nüksü önleme ihtimalini ciddi biçimde artırdığı gösterildi. Etki özellikle PD-L1 proteini yüksek hastalarda belirginleşti.

Londra’daki Kanser Araştırmaları Enstitüsü’nden Kevin Harrington, iki doz immünoterapi sonrası hastaların %13’ünde tümör hacminde %90’a varan küçülme görüldüğünü belirtti. Bu sonuçlar, cerrahi müdahalelerin daha sınırlı yapılabileceği bir dönemin habercisi olarak yorumlandı. Araştırmacılar, bağışıklık yanıtını güçlendirecek kombinasyonları incelemeyi sürdürüyor; amaç, hastaların daha az agresif ameliyatlara ve daha hafif takip tedavilerine ihtiyaç duyması.

Ozempic/Wegovy/Mounjaro: Kullanım alanları genişledi

Bir dönem yalnızca kilo verme ilaçları olarak görülen Ozempic, Wegovy ve Mounjaro gibi GLP-1 agonistleri, 2025’te tıbbın merkezine yerleşti. Özellikle Ozempic’in ABD’de böbrek ve kalp-damar hastalıkları için de onay alması, kullanım alanını dramatik biçimde genişletti. Başlangıçta faydaların kilo kaybına bağlı olduğu düşünülürken, 2025’te yayımlanan ayrıntılı çalışmalar bunun ötesinde mekanizmalar olduğunu gösterdi: GLP-1 ilaçlarının iltihaplanmayı azalttığı, metabolizmayı düzenlediği ve beynin ödül, motivasyon ve duygu durumuyla ilişkili devrelerini etkilediği ortaya kondu. Yıl içindeki geniş ölçekli klinik çalışmalar; bu ilaçların demans riskini azalttığını, alkol bağımlılığında tüketimi düşürdüğünü ve Alzheimer hastalarında beyin küçülmesini yavaşlattığını gösterdi. Ayrıca yağlı karaciğer hastalığında, bazı bağışıklık bozukluklarında ve biyolojik yaşlanmada olumlu etkiler raporlandı. Uzmanlar, GLP-1 ilaçlarını “İsviçre çakısı” gibi çok alanda işe yarayabilecek nadir bir sınıf olarak değerlendiriyor; daha büyük ve uzun süreli çalışmalar gerektiği vurgulanırken 2026 ve sonrasında daha çarpıcı sonuçlar bekleniyor.

Kalp hastalıkları için “tek doz” tedaviye doğru CRISPR umudu

2025’in dikkat çeken tıbbi başlıklarından biri de kalp-damar risklerini azaltmaya dönük gen düzenleme yaklaşımıydı. Genetik yatkınlık nedeniyle yüksek LDL kolesterol ve trigliserit düzeylerine sahip hastalar bugüne kadar ömür boyu ilaç kullanmak zorundaydı. Ancak New England Journal of Medicine’da yayımlanan bir çalışmada, ilk kez insanlar üzerinde denenen Faz 1 deneyinde CRISPR/Cas9 temelli bir gen düzenleme tedavisiyle ANGPTL3 geninin karaciğerde devre dışı bırakıldığı aktarıldı. Tedaviden yalnızca iki hafta sonra LDL kolesterol ve trigliserit seviyelerinde belirgin düşüş görüldü; etkinin 60 gün boyunca sürdüğü ifade edildi. Uzmanlar bunun henüz erken aşama bir deney olduğunu vurgulasa da “tek seferlik tedavi” fikri büyük heyecan yarattı; klinik uygulama için daha uzun ve kapsamlı çalışmalara ihtiyaç bulunduğu kaydedildi.

2025 Bilim Nobelleri

2025 Nobel Ödülleri de yılın bilim ajandasına damga vurdu: Fizyoloji veya Tıp Nobel Ödülü, bağışıklık sisteminin kendi dokularına saldırmasını engelleyen temel mekanizmaların keşfine verildi. Mary Brunkow, Fred Ramsdell ve Shimon Sakaguchi, “periferik bağışıklık toleransı” alanındaki öncü çalışmalarıyla kanser ve otoimmün hastalıklar gibi zor tedavi edilen hastalıklarda yeni tedavi yollarının önünü açan bir çerçeve sundu.

Nobel Fizik Ödülü, kuantum mekaniğinin makroskopik sistemlerde somut olarak gözlemlenmesine dair deneysel keşiflere verildi. İngiliz fizikçi John Clarke, Fransız Michel Devoret ve Amerikalı John Martinis, makroskopik kuantum tünelleme ve enerji kuantizasyonu üzerine çalışmalarıyla kuantum dünyasının klasik ölçekte de etkin olabileceğini gösterdi; bu da kuantum bilgisayarlar ve kuantum teknolojileri açısından yeni bir döneme işaret etti.

Kimya Nobel Ödülü ise metal-organik çerçeveler (MOF’lar) üzerine çalışmalarla Susumu Kitagawa, Richard Robson ve Omar M. Yaghi’ye verildi. MOF’ların karbondioksit yakalama, çöl havasından su toplama, suyu kirleticilerden arındırma ve hidrojen depolama gibi çevre ve enerji uygulamalarında devrim potansiyeli taşıdığı vurgulandı.

2025’in bilançosu — İmkânlar kadar bedeller de görünür oldu

Organ naklinde türler arası sınırların zorlanmasından yıldızlararası uzayın kimyasını çözmeye; “yok oluştan geri döndürme” tartışmalarından kuantum teknolojilerinin olgunlaşmasına kadar uzanan bu başlıklar, 2025’te bilimin yalnızca ilerlemediğini; aynı zamanda yeni sorular, riskler ve sorumluluklar ürettiğini açık biçimde gösterdi. Bilim, bu yıl hem umut hem gerilim üreten bir güç olarak, kamusal tartışmaların tam merkezine yerleşti.

Kaynak: Oksijen