Türkiye’de gıda enflasyonu artık istatistik tablolarında kalan bir veri değil; pazar tezgâhlarında, emekli mutfaklarında ve asgari ücretlinin alışveriş poşetinde somut bir gerçeklik haline geldi. Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu Ar-Ge birimi KAMU-AR’ın Mart 2026 gıda fiyatları endeksi, mutfaktaki krizin geçici değil kalıcı bir yapıya dönüştüğünü ortaya koyarken, sahadaki tablo da bu verileri doğruluyor: Vatandaş artık kilo ile değil, tane ile alışveriş yapıyor. Araştırmaya göre gıda fiyatları Haziran 2020’den bu yana 70 aydır aralıksız artıyor. Son bir yılda meyve fiyatları yüzde 118,8, sebze fiyatları yüzde 99,7, et ve balık fiyatları ise yüzde 63,3 oranında yükseldi. Bu tablo, dengeli ve yeterli beslenmenin dar gelirli kesimler için giderek imkânsız hale geldiğini gösteriyor.

Adnan Çobanoğlu

Seracılık üzerinden sebze ve benzeri ürünlerin üretiminin hâlâ önemli bir kaynak olduğunu belirten Çiftçi Sen Genel Örgütlenme Sekreteri Adnan Çobanoğlu, “Ancak bu alan da artık ciddi bir baskı altında. En temel sorunların başında girdi maliyetlerindeki kontrolsüz artış geliyor. Gübre, yem, elektrik derken özellikle mazot fiyatları üretimin neredeyse belirleyici unsuru haline gelmiş durumda. Çünkü mazot sadece tarlada değil; nakliyede, lojistikte, yani ürünün sofraya gelene kadar geçtiği her aşamada maliyeti doğrudan etkiliyor. Savaştan dolayı da mazotta yaşanan her zam, zincirleme biçimde fiyatlara yansıyor ve bu da tüketicinin cebine doğrudan dokunuyor. Üstelik fiyatların her geçen gün artması, üretici açısından geleceğe dair ciddi bir belirsizlik yaratıyor. Bu belirsizlik ortamında en kırılgan kesim olan küçük üretici üretimden kopmak zorunda kalıyor. Üretimden çekilen her küçük üretici, aslında tarımın omurgasından bir parçanın kopması anlamına geliyor. Onların yerini ise giderek daha büyük şirketler almaya başlıyor. Üretimin şirketlerin elinde toplanması, piyasada rekabetin azalmasına ve fiyatların daha kolay yönlendirilebilir hale gelmesine neden oluyor. Bu da hem üretici hem tüketici açısından daha kırılgan ve kontrolsüz bir piyasa yapısı doğuruyor” dedi.

‘Beslemekte zorlanıyorlar’

Hayvancılık tarafında da aynı durumun olduğunu aktaran Çobanoğlu, “Otlakların daralması, maliyetlerin artması ve üreticinin desteklenmemesi nedeniyle küçük ölçekli yetiştiriciler hayvan beslemekte zorlanıyor. Bu da etten süte kadar tüm hayvansal ürünlerin fiyatlarını yukarı çekiyor. Yani mesele sadece bir kalemde yaşanan artış değil; üretimin her aşamasında biriken maliyetlerin, sonunda tüketiciye yüksek fiyat olarak dönmesi. Sonuç olarak dar gelirli vatandaşın gıdaya erişimi her geçen gün daha da zorlaşıyor. Sofraya konan her ürün, artık sadece bir ihtiyaç değil, giderek lüks haline geliyor. Eğer bu gidişat böyle devam ederse, bugün uzak gibi görünen bazı örneklerin aslında hiç de uzak olmadığı görülebilir. Afrika’da açlığın temel nedeni tarım arazisinin yokluğu değil; o arazilerin büyük ölçüde şirketlerin kontrolüne geçmiş olması. Benzer bir sürecin Türkiye’de de yaşanması ihtimali, artık göz ardı edilemeyecek bir risk olarak karşımızda duruyor” diye konuştu.

Osman Sirkeci-2

‘Sera mezarlıkları’

Küresel ölçekte yaşanan savaşların yarattığı enflasyonist baskının zaten hissedildiğini vurgulayan Ekonomist Dr. Osman Sirkeci, “Ancak bu etkinin, başlangıçta korkulduğu kadar yüksek bir genel enflasyona yol açmadığı görülüyor. Buna rağmen gıda sektöründe durum farklı bir seyir izliyor. Özellikle enerji girdilerinin ve enerji fiyatlarının hızla yükselmesi, gıda enflasyonunu doğrudan yukarı çeken temel unsurlardan birisi haline geliyor. Bunun yanı sıra Türkiye’de son yıllarda, özellikle pandemi sonrasındaki yaklaşık 6-7 yıllık süreçte tarım ve gıda üretiminde belirgin bir gerileme yaşanması da bu tabloyu ağırlaştırıyor. Dar gelirli vatandaşlar artık ayın sonunu değil, haftayı planlamak zorunda kalıyor. Market fiyatlarındaki hızlı artış, alışverişin artık günlük bir hesap işi haline gelmesine yol açıyor. Önceden ayın sonunda parası yetiyordu, şimdi haftayı bile geçirmekte zorlanıyorlar. Büyükbaş ve küçükbaş hayvan üreticileri; etten süte, peynirden yoğurda kadar uzanan üretim zincirinde yem ve diğer girdi maliyetlerinin emeklerini karşılamadığını ifade ediyor. Seracılık tarafında ise teknolojik yenilenme sağlanamıyor, yeni yatırımlar yapılamıyor. Bir zamanlar gelişim gösteren seralar bugün büyük ölçüde eskimiş, yer yer harabeye dönmüş durumda; kırık camlar, parçalanmış örtülerle adeta “sera mezarlıkları” ortaya çıktı” ifadelerini kullandı.

‘Gelir tarafı aynı hızda artmıyor’

Gıda sektörünün temelini oluşturan tarımın zayıflamasına yol açtığını dile getiren Dr. Sirkeci, “Tarımsal üretimdeki bu gerileme, gıda arzını olumsuz etkilerken; buna enerji fiyatlarındaki artış, döviz kuru yükselişi ve yakıt maliyetleri de eklenince enflasyon üzerinde ciddi bir baskı oluşuyor. Nitekim yılın başında aylık yüzde 2-3 seviyelerinde ifade edilen enflasyon, kısa sürede aylık bazda yüzde 10’lara yaklaşan bir düzeye çıkabiliyor. Bu süreçte gelir tarafı aynı hızda artmıyor” dedi.

“Dar gelirlinin alım gücü 3 ayda yüzde 30 eridi”

Ekonomist Dr. Osman Sirkeci ayrıca, konu ile ilgili değerlendirmesinde, “Asgari ücret, emekli maaşları ve bayram ikramiyeleri enflasyonla paralel bir artış gösteremiyor. Yılın ilk üç ayında ücretlerin alım gücünde yaklaşık yüzde 30’a varan bir erime yaşanıyor. Gıda sektörünün destekten yoksun kalması yalnızca üretimi değil, doğrudan toplumun beslenmesini ve temel ihtiyaçlarını karşılama kapasitesini de olumsuz etkiliyor. Bu durum hem yaşam kalitesini düşürüyor hem de enflasyonu daha da tetikliyor” diye konuştu.

Kaynak: Filiz Erol