Altı günlük İtalya seyahatinin dördüncü ve son durağında rota, ülkenin moda ve tasarım merkezi Milano'ya çevrildi. Venedik, Roma ve Floransa'nın ardından bu kez daha modern şehir yaşamıyla tanınan Milano keşfedildi. Önceki durakların aksine Milano, ziyaretçilerini biraz yağmurlu ve kapalı bir havayla karşıladı. Üstelik şehri gezmek için yalnızca bir gün vardı. Bu nedenle Milano'nun bütün güzelliklerini görmek yerine en önemli noktalarına uğramak ve kalan zamanı sokaklarında dolaşarak değerlendirmek tercih edildi. Kısa süren bu ziyaret, İtalya'nın diğer şehirlerinden farklı bir atmosfer sundu.
Milano'da ilk sürpriz tren garında
Milano'ya varıldığında ilk dikkat çeken yer, henüz şehir merkezine bile ulaşmadan karşılaşılan Milano Centrale Tren İstasyonu oldu. Genellikle bir şehirde gezilecek yerler arasında tren garları ilk sıralarda düşünülmese de Milano'da durum biraz farklı. İstasyonun büyüklüğü ve mimarisi, burayı yalnızca trenlerin gelip geçtiği bir ulaşım noktası olmaktan çıkarıyor. 1931 yılında hizmete açılan Milano Centrale, İtalya'nın en büyük tren istasyonlarından biri. Yüksek tavanları, devasa sütunları, geniş merdivenleri ve mimari süslemeleriyle adeta tarihi bir sarayı andırıyor. İçeride bir yandan trenlerine yetişmeye çalışan yolcuların telaşı yaşanırken diğer yandan yapının ayrıntılarını inceleyen turistlerle karşılaşmak mümkün. Özellikle istasyonun genişliği ve yüksek tavanları, Milano'ya ilk kez gelenler için oldukça etkileyici bir görüntü oluşturuyor. Şehir merkezine ulaşmak için ise metro tercih edildi. Milano'nun gelişmiş metro ağı, özellikle günübirlik ziyaretlerde büyük kolaylık sağlıyor. Tren garından metroya geçerek şehrin en önemli simgelerinden Duomo Katedrali'ne ulaşmak oldukça pratik.
Milano'nun kalbinde yükselen Duomo Katedrali
Milano gezisinin ilk durağı, şehrin en ünlü yapısı olan Duomo di Milano, yani Milano Katedrali oldu. Metrodan çıkıldığında geniş meydanın ortasında yükselen katedral, daha ilk bakışta bütün dikkati üzerine çekiyor. Sivri kuleleri, mermer cephesi ve ince ince işlenmiş heykelleriyle yapı, fotoğraflarda görüldüğünden çok daha görkemli bir görüntü sunuyor. Yapımına 1386 yılında başlanan katedralin tamamlanması yüzyıllar sürdü. Son çalışmaların 1965 yılında tamamlandığı yapı, Gotik mimarinin en önemli örnekleri arasında gösteriliyor. Katedralin üzerinde 135 kule ve binlerce heykel bulunuyor. Özellikle dış cephesindeki ayrıntılar, yapının önünde uzun süre vakit geçirilmesine neden oluyor.
Duomo'nun en çok ilgi gören bölümlerinden biri de Milano manzarasının izlenebildiği çatı terası. Buraya çıkan ziyaretçiler hem katedralin mimari ayrıntılarını yakından görebiliyor hem de şehri yüksekten izleme fırsatı buluyor. Ancak ziyaretin gerçekleştirildiği gün teras kapalı olduğu için bu deneyim mümkün olmadı. Milano'ya gitmeyi planlayanların özellikle teras biletlerini ve ziyaret saatlerini önceden kontrol etmesinde fayda var. Çünkü katedralin dışarıdan görünümü ne kadar etkileyici olsa da çatısında yürümek, şehrin en çok önerilen deneyimleri arasında yer alıyor.
Lüks markaların arasında 150 yıllık bir alışveriş galerisi
Duomo'nun hemen yanında bulunan Galleria Vittorio Emanuele II, Milano'nun mutlaka görülmesi gereken bir diğer noktası. İlk bakışta lüks markaların bulunduğu bir alışveriş merkezi gibi görünse de burası aslında başlı başına tarihi bir yapı. 1865 yılında yapımına başlanan ve 1877'de tamamlanan galeri, İtalya'nın en eski alışveriş merkezlerinden biri. Cam ve çelikten oluşan yüksek kubbesi, mozaiklerle kaplı zemini ve gösterişli mimarisiyle dikkat çekiyor. İçerisinde Prada, Gucci ve Louis Vuitton gibi dünyaca ünlü markaların mağazaları bulunuyor. Milano'nun neden moda başkenti olarak anıldığını anlamak için bu galeride kısa bir yürüyüş yapmak bile yeterli.

Ancak galerinin en ilginç noktası mağazalar değil, tam merkezindeki zemine işlenmiş boğa figürü. Torino şehrinin armasını temsil eden bu mozaik, yıllardır devam eden bir gelenekle tanınıyor. İnanışa göre boğanın üzerinde sağ topukla üç kez dönmek şans getiriyor. Hatta bu hareketi yapanların bir gün yeniden Milano'ya döneceğine inananlar da bulunuyor. Galeriyi ziyaret eden turistlerin büyük bölümü bu ritüeli denemeden ayrılmıyor. Milano gezisinde de boğanın üzerinde üç tur dönülerek bu geleneğe katılındı. Sürekli aynı noktada dönen ziyaretçiler nedeniyle mozaiğin ilgili bölümünde zamanla aşınma meydana gelmiş. Tarihi bir alışveriş galerisinin ortasında insanların sırayla şans dilemesi, Milano'nun en eğlenceli ve akılda kalan ayrıntılarından biri.
İtalya'da restoran hesabına eklenen sürpriz: Coperto
İtalya seyahatinde yalnızca tarihi yapılar ve şehirlerin kendine özgü özellikleri değil, günlük yaşamda karşılaşılan bazı uygulamalar da dikkat çekiyor. Bunlardan biri, ülkenin birçok bölgesindeki restoranlarda uygulanan "coperto" adı verilen ücret. İtalya'da bir restorana oturulduğunda, sipariş edilen yiyecek ve içeceklerin dışında kişi başına ek bir ücretle karşılaşılabiliyor. Coperto olarak adlandırılan bu bedel, masa düzeni ve servisle bağlantılı sabit bir ücret olarak biliniyor. Özellikle turistlerin yoğun olduğu bölgelerde restoran hesabını öderken fark edilen bu uygulama, İtalya'ya ilk kez gidenler için şaşırtıcı olabiliyor.
Coperto ücreti işletmeden işletmeye değişiyor. Örneğin kişi başına 2 avro coperto alınan bir restoranda dört kişinin hesabına, yenilen yemeklerden bağımsız olarak 8 avro ekleniyor. Üstelik bu ücret bahşiş anlamına gelmiyor. Bazı işletmelerde menüde açıkça belirtilirken bazılarında hesabı ödemeden önce fark edilmeyebiliyor. Her restoran ve kafede coperto uygulanmadığını da belirtmek gerekiyor. Özellikle masaya servis yapılan restoranlarda yaygın olan bu uygulama, bölgelere göre farklılık gösterebiliyor. Roma'nın bulunduğu Lazio bölgesinde ise coperto adı altında ücret alınmasına yönelik yasal kısıtlamalar bulunuyor. Bu nedenle İtalya'ya seyahat edeceklerin restoranlarda menüyü incelerken yalnızca yemek fiyatlarına değil, coperto ve servis ücretlerine de dikkat etmesi gerekiyor. Küçük gibi görünen bu ek ücret, özellikle kalabalık gruplarda toplam hesabı değiştirebiliyor.
Milano'nun yağmurlu sokaklarında kısa bir keşif
Galerinin ardından Milano'nun sokaklarını keşfetmeye devam edildi. Hava zaman zaman yağmurlu olsa da bu durum şehrin hareketliliğini pek değiştirmiyordu. Islak kaldırımlar, tarihi binalar ve kalabalık caddeler, Milano'ya diğer İtalya şehirlerinden farklı bir görünüm kazandırıyordu. Roma ve Floransa'da tarihi yapılar daha yoğun biçimde hissedilirken Milano'da modern yaşamla tarihi mimari bir arada bulunuyor. Bir yanda dünyaca ünlü markaların mağazaları, diğer yanda yüzyıllardır ayakta duran binalar yer alıyor. Özellikle şehir merkezindeki geniş caddeler ve gösterişli vitrinler, Milano'nun moda ve tasarımla kurduğu bağı açıkça ortaya koyuyor. Zamanın sınırlı olması nedeniyle bu kez uzun müze ziyaretleri yerine sokaklarda yürümeye ağırlık verildi. Bir şehri tanımak için her zaman bütün turistik noktalarını gezmek gerekmiyor. Bazen sokaklarında dolaşmak, meydanlarında vakit geçirmek ve gündelik yaşamını gözlemlemek de o şehrin atmosferini anlamak için yeterli olabiliyor.
Sforza Kalesi ve Milano'nun daha sakin yüzü
Milano gezisinin son duraklarından biri de şehrin önemli tarihi yapılarından Sforza Kalesi oldu. İtalyanca adıyla Castello Sforzesco, 15. yüzyılda Milano Dükü Francesco Sforza tarafından daha eski bir savunma yapısının kalıntıları üzerine inşa ettirildi. Yüzyıllar içerisinde genişletilen ve yenilenen kale, günümüzde çeşitli müzelere ve sanat koleksiyonlarına ev sahipliği yapıyor. Kırmızı tuğlalardan oluşan dış cephesi, kuleleri ve geniş avlularıyla dikkat çeken yapı, Milano'nun geçmişine ışık tutan önemli noktalardan biri. Günübirlik gezinin son saatlerine gelindiği için kalenin içerisindeki müzelere ayrıntılı bir ziyaret gerçekleştirilemedi. Bunun yerine yapının dış cephesi görüldü ve çevresindeki yeşil alanlarda kısa bir yürüyüş yapıldı. Kalenin çevresindeki bahçeler, Milano'nun kalabalık alışveriş caddelerinin ardından daha sakin bir atmosfer sunuyor. Şehrin merkezinde böylesine büyük bir tarihi yapının ve çevresinde geniş yeşil alanların bulunması, Milano'nun yalnızca moda ve alışverişle sınırlı olmadığını da gösteriyor.
Dört şehir, altı gün ve birbirinden farklı anılar
Altı günlük İtalya seyahatinin son durağı Milano, diğer şehirlere kıyasla daha kısa ve sakin bir programla geride kaldı. Yağmurlu hava ve sınırlı zaman nedeniyle şehrin bütün güzelliklerini keşfetmek mümkün olmasa da Duomo Katedrali, tarihi alışveriş galerisi, Sforza Kalesi ve Milano sokaklarında geçirilen saatler, bu son durağın öne çıkan anlarını oluşturdu. Venedik'in kanalları, Roma'nın binlerce yıllık tarihi, Floransa'nın sanatla iç içe sokakları ve Milano'nun modern yaşamla birleşen mimarisi, İtalya'nın dört farklı yüzünü görme fırsatı sundu. Birbirinden farklı özelliklere sahip bu şehirlerin ortak noktası ise tarihin gündelik yaşamın içerisinde varlığını sürdürmesi oldu.
Bir Muhabirin Gözünden İtalya yazı dizisi, Milano'nun yağmurlu sokaklarında tamamlandı. Altı güne sığdırılan dört şehir, tarihi yapılar, sanat eserleri, farklı lezzetler ve küçük geleneklerle dolu bir yolculuk geride kaldı. Milano Katedrali'nin terasına çıkılamaması ve şehirde görülemeyen diğer noktalar ise gelecekte yapılabilecek yeni bir ziyaret için güzel bir neden olarak kaldı. Kim bilir, belki de Galleria Vittorio Emanuele II'deki boğa mozaiği üzerinde dönmenin şans getirdiğine dair inanış gerçekleşir ve yol bir gün yeniden Milano'ya düşer...












