Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre boşanma oranı en yüksek il İzmir oldu. Kentte 315 bin 19 kişinin boşanmış olduğu belirlenirken, bu oran yetişkin nüfusa göre yüzde 8,37 olarak hesaplandı. İzmir’in ilk sırada olmasının tek başına “evlilikler burada daha kötü gidiyor” anlamına gelmediğini belirten Psikolog Özlem Altuner, “Daha çok sosyokültürel yapı ile ilgili bir tablo görüyoruz. İzmir; eğitim düzeyi görece yüksek, kadınların iş gücüne katılımının daha fazla olduğu, seküler yaşam tarzının daha görünür olduğu bir şehir. Araştırmalar bize gösteriyor ki, eğitim seviyesi yükseldikçe ve bireylerin ekonomik bağımsızlığı arttıkça, mutsuz ya da işlevsiz evliliklerin sürdürülme oranı düşüyor. Yani boşanma burada bir çözülme değil, çoğu zaman bir tercih ve çıkış yolu olarak karşımıza çıkıyor. Kısacası İzmir’in birinci olması biraz da daha az katlanılan, daha çok karar verilen bir evlilik kültürüne işaret ediyor” dedi.

‘Beklentiler yükseldi’
Boşanmanın toplumsal boyutuna da değinen Altuner, “Artık insanlar evliliği ömür boyu ne olursa olsun sürdürülmesi gereken bir yapı olarak değil, duygusal ve psikolojik ihtiyaçları karşılayan bir ortaklık olarak görüyor. Büyükşehirlerde boşanmanın daha görünür olmasının nedeni bireyselleşme, sosyal destek kaynakları ve hukuki erişim imkanlarının fazlalığıyla ilgili. Küçük yerleşim yerlerinde boşanma hâlâ ciddi bir sosyal baskı konusu olabilirken, büyük şehirlerde sosyal kontrol daha zayıf kalıyor. Ayrıca kadınların çalışma oranı, psikolojik destek alma oranı ve hukuki danışmanlığa erişim imkanları daha yüksek. Bir diğer nokta da büyükşehirlerde beklenti düzeyi daha yüksek. İnsanlar evlilikten yalnızca ekonomik güvence değil; duygusal yakınlık, entelektüel paylaşım ve kişisel gelişim alanı da bekliyor. Beklenti yükseldikçe hayal kırıklığı eşiği de düşüyor” diye konuştu.
‘Evlilik zorunluluk değil’
Ekonomik bağımsızlığın, kadının “katlanma eşiğini” değiştirdiğini vurgulayan Özlem Altuner, “Özellikle şiddet, duygusal ihmal veya kronik çatışma içeren evliliklerde ekonomik bağımlılık ayrılmayı zorlaştıran en önemli faktörlerden biri. Dünya genelindeki araştırmalar, kadınların iş gücüne katılımının artmasıyla boşanma oranları arasında pozitif bir ilişki olduğunu gösteriyor. Ancak buradan ‘kadın çalıştığı için evlilik bozuluyor’ yorumunu çıkaramayız. Kadın çalıştığı için mutsuz evlilik sürdürülemiyor demek daha doğru bir yorum olabilir. Bu aslında güçlenme göstergesi olarak da okunabilir. Evlilik artık bir zorunluluk değil, bir seçenek. Bu çok temel bir kırılma. Bireyler evlenmeden de sosyal olarak var olabiliyor, ekonomik olarak ayakta kalabiliyor, hatta ebeveyn olabiliyor. Bu da evliliğin anlamını değiştiriyor; sevgi, saygı, eşitlik, iletişim gibi psikolojik faktörler daha belirleyici hale geliyor” sözlerine yer verdi.
‘Boşanmak normalleşti’
Boşanmanın normalleşmesinin toplumsal bir dönüşüm olduğunu aktaran Altuner, “Net biçimde bir dönüşüm. Boşanma artık otomatik olarak başarısızlık etiketi taşımıyor. Özellikle genç kuşaklarda boşanma, bazen sağlıklı bir sınır koyma davranışı olarak görülüyor. Toplumsal normlar değiştikçe damgalanma azalıyor. Damgalanma azaldıkça görünürlük artıyor. Görünürlük arttıkça da normalleşme algısı güçleniyor. Bu süreci, aile yapısının çöküşü olarak değil; aile biçimlerinin çeşitlenmesi olarak okumak daha sağlıklı. Ben bunu bir “geçiş dönemi” olarak görüyorum. Toplum, geleneksel evlilik modelinden daha eşitlikçi ve bireysel ihtiyaçları gözeten bir modele doğru evriliyor. Bu dönüşüm sancılı oluyor çünkü roller, beklentiler ve güç dengeleri yeniden yazılıyor” dedi.

‘Geleneksel baskılar kalktı’
İzmir’deki yüksek boşanma oranını; büyükşehir yaşamının getirdiği ekonomik ve sosyal baskılar, modern bireysel değerlerin güçlenmesi, çalışma hayatının yoğunluğu ve güven temelli ilişki sorunlarının bir arada etkilediğini belirten Avukat Nur Tavlı ise, evliliğin sürdürülebilirliğinin artık geleneksel baskılarla değil, tarafların rızası ve karşılıklı uyumu ile sağlandığını kaydetti. İzmir’de boşanma oranının bu kadar yüksek olmasını değerlendiren Tavlı, “Bu durum daha çok şehrin sosyokültürel yapısı ekonomik koşulları ve bireysel yaşam anlayışı ile bağlantılıdır. İzmir büyük ve modern bir şehir olduğu için bireyler hak arama konusunda daha bilinçlidir ve evlilik içindeki sorunları sürdürmek yerine hukuki yollara başvurma eğilimi daha yüksek. Kadınların eğitim seviyesinin ve iş gücüne katılımının yüksek olması ekonomik bağımsızlığı artırmakta bu da özellikle şiddetli geçimsizlik veya saygı sorunları yaşanan evliliklerde boşanma kararını kolaylaştırıyor. Ayrıca bireyselleşmenin güçlü olduğu bir şehir yapısı söz konusudur. Bu nedenle evlilikten beklentiler yükselmekte duygusal tatmin ve eşitlik anlayışı ön plana çıkıyor” ifadelerini kullandı.
‘İzmir’de bireyselleşme güçlü’
İzmir’de boşanma oranının bu kadar yüksek olmasını değerlendiren Tavlı, “Bu durum daha çok şehrin sosyokültürel yapısı ekonomik koşulları ve bireysel yaşam anlayışı ile bağlantılıdır. İzmir büyük ve modern bir şehir olduğu için bireyler hak arama konusunda daha bilinçlidir ve evlilik içindeki sorunları sürdürmek yerine hukuki yollara başvurma eğilimi daha yüksektir. Kadınların eğitim seviyesinin ve iş gücüne katılımının yüksek olması ekonomik bağımsızlığı artırmakta bu da özellikle şiddetli geçimsizlik veya saygı sorunları yaşanan evliliklerde boşanma kararını kolaylaştırıyor. Ayrıca bireyselleşmenin güçlü olduğu bir şehir yapısı söz konusudur. Bu nedenle evlilikten beklentiler yükselmekte duygusal tatmin ve eşitlik anlayışı ön plana çıkıyor. Beklentiler karşılanmadığında ise evliliği sürdürme zorunluluğu düşüncesi zayıflıyor. Yüksek kira ve yaşam maliyetleri çiftler üzerinde ciddi baskı oluşturuyor. Maddi stres aile içi çatışmaları artırabiliyor. Uzun çalışma saatleri, yoğun iş temposu ve şehir hayatının stresi eşler arasındaki iletişimi zayıflatıyor. Birlikte geçirilen zamanın azalması duygusal bağın zedelenmesine yol açabilmektedir. Maddi kaygılar ve iş yükü arttıkça ev içi çatışmalar daha görünür hale geliyor. İzmir’deki yüksek boşanma oranını modern yaşam tarzı ekonomik baskılar bireysel bilinç düzeyi ve değişen aile yapısının birlikte etkilediği kanaatindeyim. Bu nedenle oranların yüksekliği yalnızca olumsuzluk göstergesi değil aynı zamanda bireylerin kendi yaşam tercihlerini daha özgürce yapabilmesiyle de ilişkilendirilebilir. Kanaatimce, 20 yıl sonra aile kurumu ortadan kalkmış olmayacak ancak zorunluluk temelli değil tercih temelli bir yapıya dönüşmüş olacaktır Daha az ama daha bilinçli evlilikler görülecek” ifadelerini kullandı.
‘Kağıt üzerinde koruyor’
Baktığı dosyaların önemli bir kısmının çekişmeli davalar olduğunu aktaran Nur Tavlı, “Bu süreç daha uzun sürüyor. Öncelikle maddi yük ciddi bir yıpranma sebebidir. Dava açma harç ve giderleri, bilirkişi ve keşif masrafları, tebligat giderleri ve özellikle vekâlet ücretleri taraflar üzerinde önemli bir ekonomik baskı oluşturuyor. Ayrıca davanın kaybedilmesi halinde karşı vekâlet ücretine hükmedilmesi riski ekonomik kaygıyı daha da artırmaktadır. Bu durum tarafların yalnızca boşanmayı değil, dava stratejisini de ekonomik bir hesap üzerinden yürütmesine neden olmaktadır. Sürecin uzun sürmesi ise psikolojik ve sosyal yıpranmayı artırmaktadır. Uzayan süreçte tarafların birbirine karşı öfkesinin canlı kalması çatışmanın kapanmamasına ve sosyal çevrenin de sürece dahil olmasına yol açmaktadır. Türk Medeni Kanunu ve ilgili mevzuat, özellikle ekonomik olarak zayıf tarafı korumaya yönelik düzenlemeler içermektedir. Mevcut hukuk sisteminin boşanan bireyleri “kâğıt üzerinde” önemli ölçüde koruduğunu, fakat uygulamada bu korumanın her zaman yeterli ve eşit işlemediğini düşünüyorum. Koruma mekanizmaları var; sorun çoğu zaman bu mekanizmaların hız, ispat, tahsil ve denetim aşamalarında zayıflamasından kaynaklanıyor” sözlerine yer verdi.





