İzmir’de çalışanlar için mesai artık yalnızca iş yerinde başlamıyor, eve taşınan bir yorgunlukla günün her saatine yayılıyor. Uzayan çalışma saatleri, düşen alım gücü ve artan yaşam maliyetleri, kentin emekçilerini sessiz ama derin bir tükenmişliğin içine sürüklüyor. Araştırmalar, her 10 çalışandan yaklaşık 7’sinin kendini motivasyonsuz, yorgun ve tükenmiş hissettiğini ortaya koyarken, bu tablonun özellikle büyük şehirlerde daha ağır yaşandığına dikkat çekiyor.

Özlem Altuner

Tükenmişlik hissinin son yıllarda bu kadar yaygınlaşmasının nedeninin hayatın temposunun ciddi biçimde hızlanmış olmasından dolayı olduğunu vurgulayan Uzman Psikolog Özlem Gülder Altuner, “Eskiden iş yalnızca mesai saatleriyle sınırlıyken artık telefonlar, mesajlar, mailler derken iş zihinsel olarak eve de taşınıyor. İnsanlar dinlenirken bile tam anlamıyla dinlenemiyor. Bir yandan ekonomik belirsizlikler, gelecek kaygısı, performans baskısı; diğer yandan sosyal medyada sürekli “daha başarılı, daha üretken olmalısın” mesajı. Bunların hepsi kişiyi sürekli tetikte tutuyor. İnsan bedeni ve zihni kısa süreli strese uyum sağlayabilir ama bu durum kronik hale geldiğinde tükenmişlik ortaya çıkıyor. Burada yalnızca fiziksel yorgunluktan söz etmiyoruz aslında. Daha çok zihinsel ve duygusal bir yorgunluk söz konusu. Sürekli dikkat etmek zorunda olmak, aynı anda birçok işi yürütmeye çalışmak, belirsizlik içinde çalışmak kişiyi tüketiyor. Özellikle “ne kadar çalışırsam çalışayım yetmiyor” hissi çok yorucu. İnsan bazen fiziksel olarak dinlenmiş olsa bile zihinsel olarak tükenmiş hissedebiliyor. Çünkü beynimiz de sürekli çalışan bir organ ve onun da dinlenmeye ihtiyacı var” ifadelerini kullandı.

‘Sürekli alarm halinde’

Ekonomik kaygının tükenmişliği ciddi biçimde artırdığını belirten Altuner, “Çünkü kişi yalnızca işini yapmaya çalışmıyor; aynı zamanda geçinme, borç ödeme, geleceği güvence altına alma gibi yoğun bir baskıyla da mücadele ediyor. Bu durum beyinde sürekli bir tehdit algısı oluşturuyor. İnsan zihni “ya yetişemezsem, ya işimi kaybedersem” düşüncesiyle sürekli alarm halinde kalıyor. Bu da stres seviyesini yükseltiyor ve kişinin toparlanmasını zorlaştırıyor. İnsanlar emeklerinin karşılığını alamadıklarını düşündüklerinde motivasyon ciddi şekilde düşüyor. Özellikle uzun saatler çalışıp temel ihtiyaçlarını bile karşılamakta zorlanan kişilerde umutsuzluk, değersizlik ve öfke duyguları görülebiliyor. Bir noktadan sonra kişi yaptığı işin anlamını sorgulamaya başlıyor. Bu da hem psikolojik dayanıklılığı azaltıyor hem de tükenmişliği hızlandırıyor. Tükenmişlik ile depresyon birbirine çok benzeyebilir ama aynı şey değildir. Tükenmişlik daha çok işle ve kronik stresle bağlantılıdır. Kişi özellikle iş hayatına karşı yoğun bir isteksizlik, bitkinlik ve uzaklaşma hisseder. Depresyonda ise tablo daha yaygın olur; yalnızca iş değil, hayatın genelinden keyif alamama, çökkünlük, umutsuzluk gibi belirtiler ön plandadır. Ama uzun süre devam eden tükenmişlik zamanla depresyona dönüşebilir” sözlerine yer verdi.

‘Stres biyolojik bir süreç’

“Bir kişinin tükenmişlik yaşadığını gösteren ilk belirtilerde genelde sabahları işe gitmekte zorlanma, sürekli yorgun hissetme, motivasyon kaybı ve tahammülsüzlük oluyor” diyen Özlem Altuner, “Kişi eskiden kolay yaptığı işlerde bile zorlanmaya başlayabiliyor. Dikkat dağınıklığı, unutkanlık, sinirlilik, sosyal geri çekilme de sık görülüyor. Bazen insanlar “yalnızca biraz yorgunum” diye düşünüyor ama aslında beden ve zihin alarm vermeye başlamış oluyor. Kronik stres hem zihni hem bedeni etkiliyor. Uzun süre yüksek stres altında kalan kişilerde dikkat problemleri, hafıza zayıflığı, karar vermede zorlanma görülebiliyor. Bedensel tarafta ise baş ağrısı, mide sorunları, kas ağrıları, çarpıntı, uyku problemleri oldukça yaygın. Çünkü stres yalnızca psikolojik bir durum değil; hormonları, bağışıklık sistemini ve sinir sistemini de etkileyen biyolojik bir süreç” dedi.

‘Performans baskısı”

İş yerindeki mobbing ve baskının kişinin psikolojik güvenlik hissini bozduğunu aktaran Altuner, “İnsan kendini sürekli eleştirilen, değersizleştirilen ya da tehdit altında hissedince zihni sürekli savunma modunda çalışır. Bu durum kişinin enerjisini tüketir. Özellikle belirsiz görev tanımları, aşağılayıcı iletişim, sürekli performans baskısı tükenmişliği hızlandırıyor, kişi artık yalnızca iş yapmaya değil, psikolojik olarak ayakta kalmaya enerji harcamaya başlıyor. Genç çalışanlar genellikle kendilerini kanıtlama baskısını daha yoğun yaşıyor. Bir an önce başarılı olma, ekonomik olarak bağımsızlaşma, kariyer kurma beklentisi çok yüksek. Aynı zamanda günümüz gençleri, sosyal medya nedeniyle sürekli bir kıyaslama ortamı içinde. Herkes çok başarılı, çok üretken görünüyormuş gibi bir algı oluşuyor. Bu da “yetersiz kalıyorum” hissini artırabiliyor. Üstelik birçok genç çalışan güvencesizlik ve belirsizlik içinde çalışıyor; bu da tükenmişlik riskini yükseltiyor. Beyin gelen bildirimleri “yarım kalan görevler” gibi algılıyor, kişi tam anlamıyla dinlenemiyor. Sürekli ulaşılabilir olmak zihinsel sınırları ortadan kaldırıyor. İnsan işten çıksa bile zihni işte kalabiliyor. Bu durum dikkat süresini azaltıyor, odaklanmayı zorlaştırıyor, uzun vadede zihinsel yorgunluğu artırıyor” diye konuştu.
İş değiştirme isteğinin artmasının tükenmişlikle bağlantılı olduğunu vurgulayan Altuner, “İnsanlar bazen gerçekten mesleklerinden değil, çalıştıkları koşullardan tükeniyorlar. Sürekli stres altında, değersiz hissederek çalışan biri doğal olarak kaçış ihtiyacı hissedebiliyor. Bu nedenle son yıllarda “sessiz istifa”, iş değiştirme ya da daha dengeli çalışma arayışlarının arttığını görüyoruz. İnsanlar artık yalnızca maaşa değil, ruh sağlıklarını koruyabilecekleri çalışma ortamlarına da önem veriyor” dedi.

‘Duygusal enerjisi azalıyor’

Birçok kişinin iş yerini artık yalnızca çalışma alanı değil, aynı zamanda yoğun baskı ve belirsizlik alanı olarak deneyimlediğini dile getiren Uzman Psikolog Özlem Altuner, “İş yükü artıyor ama kontrol hissi azalıyor. İnsan ne kadar çabalarsa çabalasın yetişemeyeceğini düşündüğünde kaygı yükseliyor. Ayrıca ekonomik koşullar nedeniyle “işimi kaybetmemeliyim” düşüncesi çalışanları sürekli baskı altında tutuyor. Tükenmiş bir insanın duygusal enerjisi azalıyor. Eve geldiğinde konuşacak, paylaşacak ya da ilişkiyi besleyecek gücü bulamayabiliyor. Bu da aile içinde iletişim sorunlarına, çatışmalara, sosyal geri çekilmeye yol açabiliyor. Bazı kişiler kendilerini tamamen yalnızlaştırabiliyor. Çünkü zihinsel olarak sürekli “hayatta kalma modu”nda oluyorlar. Stres arttıkça uyku kalitesi bozuluyor; uyku bozuldukça kişi strese daha hassas hale geliyor. Özellikle gece zihnin kapanmaması, sürekli düşünme hali çok yaygın. İnsan uyusa bile dinlenmiş hissedemeyebiliyor. Uzun süreli uyku problemleri tükenmişliği daha derin hale getiriyor, çünkü beyin kendini yeterince toparlayamıyor” ifadelerini kullandı.

Kaynak: Filiz Erol