Asgari ücretlinin bir öğünlük yemeğe ödediği para, artık bir zamanlar temel giyim ihtiyacı sayılan bir tişörtün fiyatına denk geliyor. Sokak lezzetleriyle ayakta kalmaya çalışan milyonlar için dürüm de tişört de “lüks” haline gelirken; artan enflasyon, eriyen alım gücü ve durmaksızın yükselen fiyatlar, vatandaşın sofrasını da dolabını da her geçen gün biraz daha boşaltıyor. Özellikle büyükşehirlerde iki kişinin ortalama bir restoranda akşam yemeği yemesi, artık çoğu zaman 2 bin liranın altına inmiyor. Sıradan sayılabilecek mekânlarda bile kişi başına düşen hesap 500 TL ile bin 500 TL arasında değişirken, iki kişilik bir yemeğin faturası 3-4 bin TL seviyelerine kadar çıkabiliyor. Bazı restoranlarda bu tutar 5 bin TL’yi aşarak, tek bir akşam yemeğini asgari ücretle çalışan bir kişinin haftalık harcama bütçesiyle yarışır hâle getiriyor. Dışarıda yemek artık sosyal bir tercih değil, gelir seviyesi yüksek kesimlere özgü bir harcama haline gelmiş durumda. Çünkü bugün 2 bin ila 3 bin 500 TL arasında bir bütçe, iki kişilik bir akşam yemeği yerine orta kalitede bir mont, spor ayakkabı, kot pantolon ya da temel ev ihtiyaçları karşılayabiliyor. Yani tüketici, bir akşam karnını doyurmakla uzun süre kullanılabilecek bir ürünü satın almak arasında kalıyor.

‘Aynı fiyata satılıyor’
Son dönemde Türkiye’de fiyatlar arasındaki dengenin gözle görülür biçimde değiştiğini belirten Ekonomist Dr. Ayhan Bülent Toptaş, “Dün normal kabul edilen birçok harcama kalemi, bugün bambaşka bir noktaya geliyor. Artık sıradan bir restoranda yenen bir yemek, giyim alışverişiyle doğrudan kıyaslanabilir hale geldi. Dört kişilik bir aile yemeğinin bedeli, tek bir kişinin mont ya da ayakkabı almasına eşitlenmiş durumda. Hatta daha da çarpıcısı, bir dürümle bir tişörtün neredeyse aynı fiyat bandında. Orta segmentte bir tişört 400-500 lirayken bir dürüm fiyatı da 400-450 lira bandında. Bu durum günlük hayatın sıradan bir gerçeği haline geldi. Bu tabloyu yalnızca ‘pahalılık’ kavramıyla açıklamak yeterli değil. Burada asıl mesele, gıda ve hizmet fiyatlarının, giyim gibi dayanıklı tüketim mallarını açık biçimde geride bırakmasıdır. Yani fiyat artışı var ama bu artış her alanda eşit değil; gıda ve hizmetler çok daha hızlı yükseliyor. Bunun nedenlerinde tarımda yaşanan yapısal sorunlar oluyor. Türkiye uzun süredir tarımı ayakta tutmakta zorlanıyor. Üretici yeterince desteklenemiyor, maliyetler artıyor, çiftçi üretimden çekiliyor. Bu da doğrudan arzı daraltıyor. Arz daralınca fiyatların yükselmesi kaçınılmaz hale geliyor” dedi.
‘Gıda enflasyonu arttı’
Geçtiğimiz yıl yaşanan don olaylarının tarımsal üretimi ciddi biçimde etkilediğini vurgulayan Toptaş, “Bazı ürünlerde ciddi rekolte kayıpları yaşandı, piyasaya giren ürün miktarı azaldı. Bu da özellikle sebze ve meyve fiyatlarında sert artışlara yol açtı. Sonuçta hem iç üretim sorunları hem de iklim kaynaklı kayıplar gıda fiyatlarını yukarı iten güçlü faktörler haline geldi. Bir başka kritik nokta ise Türkiye’nin dünya genelinde gıda enflasyonunda üst sıralarda yer alması. Bugün Türkiye, gıda fiyat artışlarında dünyanın en yüksek oranlarına sahip ülkelerinden biri. İlk beş ya da ilk on içinde yer almak artık olağan bir veri haline geldi. Bu kadar yüksek gıda enflasyonu yaşanınca, doğal olarak gıda fiyatlarının giyim gibi kalemler karşısındaki ağırlığı da hızla artıyor. Gıdaya bir de hizmet sektörü enflasyonu ekleniyor. Gıda fiyatlarındaki yükselişle hizmet maliyetlerindeki artış birleşince, restoran fiyatları adeta iki katmanlı bir zam baskısı altında kalıyor. Bir öğün yemek, bir tişörtle; birkaç kişilik yemek, bir mont ya da bir çift ayakkabıyla yarışır hale geliyor” ifadelerini kullandı.

‘Ekonomik paradoks’
Gıdadan vazgeçmenin mümkün olmadığını aktaran Ekonomist Prof. Dr. Hüsnü Erkan, “Hayatta kalabilmek için insanların önceliği yeme-içme olmak zorunda. Bu nedenle gıda harcamaları, sağlık ve eğitim gibi diğer temel alanlardan bile önce geliyor. Türkiye’de son yıllarda gelir dağılımı ciddi biçimde bozuldu, toplum hızla yoksullaştı. Özellikle dar gelirli kesimler için gıdanın bütçe içindeki payı olağanüstü yükseldi. Sınırlı gelirlerinin neredeyse tamamını gıda maddelerine ayırmak zorunda kalıyorlar. Kronik enflasyon koşullarında insanlar sadece ayakta kalabilmek için harcama yapıyor. Bu nedenle gıda harcamalarında mutlak bir azalma olmuyor; ancak sanayi üretimi daralıyor, fabrikalar yurt dışına taşınıyor ve ekonomi zayıflıyor. Kriz derinleştikçe, hanelerin harcamaları zorunlu olarak gıdaya yöneliyor ve gıdanın toplam harcamalar içindeki payı göreli olarak artıyor. Yurtdışında havaalanlarında döner fiyatlarının 200 liranın üzerine çıktığı görülüyor. Türkiye’de ise orta halli bir yerde bir porsiyon döner 600–800 liraya kadar çıkabiliyor. Durum böyle olunca özellikle asgari ücretli ve emekli eline geçen parayla sadece gıda harcaması yapıyor. Bu durum Türkiye’yi ciddi bir ekonomik paradoksun içine sürüklüyor” diye konuştu.





