Tarım ve hayvancılıkta kriz derinleşirken, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın 2026 yılı sığır ithalatına ilişkin belirlediği şartlar, özellikle küçük ve orta ölçekli besiciler için yeni bir tartışmanın kapısını araladı. Artan yem maliyetleri, borç yükü ve piyasa belirsizliğiyle ayakta kalmaya çalışan üreticiler, ithalat yoluyla getirilecek hayvanlar için getirilen ‘4 ay sonra kesim ve teslim’ zorunluluğunun kendilerini daha da sıkıştıracağını dile getiriyor. Uygulamaya göre küçük işletmeler, ithal edilen sığırları belirlenen süre sonunda Et ve Süt Kurumu’nun (ESK) açıkladığı fiyattan, yalnızca bakanlıkça onaylı kesimhanelerde kestirmek ve karkas eti kuruma teslim etmek zorunda bırakılıyor. Üreticiler, bu şartların serbest piyasa koşullarını fiilen ortadan kaldırdığını ve küçük besiciyi ‘taahhütlü zarar’ riskiyle karşı karşıya bıraktığını savunuyor.

Çiftçi Sen Genel Sekreteri Ali Bülent Erdem

‘Fiyat bile söyleyemiyoruz’

Türkiye’de hayvancılık ve tarımın, tarihinin en zor dönemlerinden birinden geçtiğini vurgulayan Çiftçi-Sen Genel Başkanı Ali Bülent Erdem, “Meralar ve otlaklar, köylülerin tüzel kişiliklerinden adeta koparılarak alınmış durumda. Bu alanlar, yıllardır üreticinin en temel güvencesiydi. Ancak şimdi çiftçi, kendi hayvanını kendi toprağında ücretsiz otlatamaz hale getirildi. Bunun sonucu olarak üretici, dışarıdan pahalı yem almaya mecbur bırakıldı. Bu da hayvancılığın maliyetini katbekat artırdı. Bir zamanlar kendi toprağında, kendi emeğiyle, kendi kararlarıyla üretim yapan çiftçi, bugün girdi fiyatlarının altında eziliyor. Mazot, gübre, yem, elektrik, ilaç gibi maliyetler her geçen gün zamlanıyor. Buna karşılık ürettiği ürünün fiyatını çiftçi belirleyemiyor. Pazarlama kanalları daraltılmış, tüccara ve aracıya mahkûm edilmiş durumda. Ürününü satmak her geçen gün daha da zorlaşıyor” ifadelerini kullandı.

‘Taşeron mantığı’

Bu koşullar altında çiftçiye dayatılan yeni modelin ise ‘sözleşmeli üreticilik’ olduğunu vurgulayan Erdem, “Kağıt üzerinde bir iş birliği gibi gösterilen bu sistem, gerçekte çiftçiyi şirketlerin taşeronu haline getiriyor. Çiftçi artık kendi adına üretmiyor; başkası adına üretim yapıyor. Tohumuna, yemine, ilacına, üretim yöntemine, hatta ne zaman hasat yapacağına bile başkaları karar veriyor. Bugün hayvancılıkta uygulanan sistem bunun en somut örneği. Şirket size hayvanı veriyor. Siz aylarca o hayvana bakıyorsunuz, yemini veriyorsunuz, emeğinizi harcıyorsunuz, risk alıyorsunuz. Ama sonunda o hayvanın nasıl değerlendirileceğine, ne zaman satılacağına, hangi fiyattan satılacağına siz karar veremiyorsunuz. Tüm yetki şirketin elinde. Siz sadece bakıcı konumuna düşürülüyorsunuz. Daha da vahimi, bu sistemin kamunun eliyle desteklenmesidir. Kamu, üreticiyi koruması gerekirken, şirketleşmenin önünü açan bir rol üstlenmektedir” dedi.

‘Kendi tarlasının işçisi’

Zaten yıllardır dışarıdan yem alarak ayakta kalmaya çalışan küçük üreticinin, şimdi bir de üretim üzerindeki karar hakkını kaybettiğini dile getiren Ali Bülent Erdem, “Kendi hayvanı, kendi toprağı, kendi emeği üzerinde söz sahibi olamaz hale geliyor. Çiftçi yavaş yavaş mülksüzleşip, bağımsızlığını kaybediyor. Bu süreç, Türkiye tarımının sistemli bir biçimde şirketleşmesine yol açıyor. Küçük çiftçi tasfiye edilmekte, orta ölçekli çiftçi yoksullaştırılmakta, büyük sermaye ise giderek güçlenmekte. Bugün uygulanan politikalar, çiftçiyi toprağından, mesleğinden ve üretim kültüründen koparmaya yönelik bir program gibi işliyor. Köyler boşalıyor. Gençler tarımdan uzaklaşıyor. Üretici borç batağına sürükleniyor. Topraklar ya satılıyor ya da büyük şirketlerin kontrolüne geçiyor. Çiftçi kendi memleketinde, kendi tarlasında adeta işçileştiriliyor. Eğer bu gidişata karşı çıkılmazsa, çok daha büyük bir tehlike bizi bekliyor. Gıda üretimi birkaç şirketin elinde toplanacak. Gıda tekelleri oluşacak” diye konuştu.

Adnan Çobanoğlu-1

‘Cesaret edemiyor’

Bugün küçük üreticiye “geçici besicilik” adı altında belirsiz bir sistem dayatıldığını aktaran Çiftçi Sen Genel Örgütlenme Sekreteri Adnan Çobanoğlu ise, “Ne baştan belirlenmiş bir alım fiyatı var ne de kazanıp kazanmayacağı belli. Aslında yapılan şey, sözleşmeli çiftçiliğin başka bir biçimi. Küçük işletmeler kendi mal varlığı üzerinde söz sahibi olamıyor, üretim tamamen başkalarının kontrolüne giriyor. Hayvanına bakıyor, emeğini veriyor ama sonunda ne kazanacağını bilmiyor. Birçok küçük işletme bu belirsizliğe girmeye cesaret edemiyor. Büyükşehir yasasıyla birlikte meralar ve otlaklar fiilen özelleştirildi. Eskiden köylünün hayvanını otlattığı alanlar artık kullanılamaz hale geldi. Bu alanlardan faydalananlar yine büyük işletmeler oldu. Küçük üreticinin kendi yemini üretme imkânı da yok. Çoğunun yeterli tarlası yok, arazi kiralayacak gücü yok. Büyük işletmeler gibi kendi yemini yetiştiremiyor. Mecburen pahalı yemi dışarıdan alıyor ve bu da üretimi sürdürülemez hale getiriyor” sözlerine yer verdi.

‘Yeterli önlem alınmadı’

“Buradaki asıl sorun ithalat değil, devletin görevini yapmaması” diyen Çobanoğlu, “Hayvan hastalıkları artarken yeterli önlem alınmadı. Aşılama, ilaçlama ve veteriner hizmetleri yetersiz kaldı. “Kaynağımız yok” denilerek üretici kaderine terk edildi. Oysa Türkiye’nin et ihtiyacı, kendi yerli ırklarıyla rahatlıkla karşılanabilir. Küçükbaş hayvancılığa uygun yerli ırklar yeniden desteklenirse, meralar köylünün kullanımına açılırsa üretim yeniden canlanır. Küçük üretici yem alarak hayvancılık yapamaz. Ancak hayvanını 3-5 ay merada otlatabilirse ayakta kalabilir. Bugün yapılması gereken bellidir: Küçük üreticiyi güçlendirmek, meraları geri vermek, belirsiz sözleşmelerle çiftçiyi bağımlı hale getirmekten vazgeçmek. Aksi halde hayvancılık tamamen şirketlerin eline geçer, köylü üretimden koparılır ve ülke gıdada daha da bağımlı hale gelir” dedi.

Kaynak: Filiz Erol