Müzik dinlerken ağzında çiğ balık tadı hissettiğini düşün ya da 3 sayısını her gördüğünde mavi, kıvırcık bir şekil olarak gördüğünü…
İşte buna sinestezi deniyor ve bunu sanatını destekleyecek şekilde kullanan sinestet sanatçılar var.
Çağdaş sanatın öncülerinden Wassily Kandinsky'nin de sinestet olduğu söylenir. Resim yapma sürecini bir müzik bestesinin orkestrasına benzeterek şöyle yazmıştır:
"Renk klavyedir, gözler armonilerdir, ruh ise çok telli bir piyanodur. Sanatçı, ruhta titreşimler yaratmak için şu ya da bu tuşa dokunan eldir."
Kandinsky'nin soyut resimlerini incelediğimizde ise her çizgi, renk, doku ve şekil, büyük bir organizmanın işleyen küçük hücrelerine benzer. Doğada var olan bir şeye benzetmesi zor olan bu şekillerin ritmik enerjisini hissetmek mümkündür.
Günümüz sanatçılarından Billie Eilish ise müziği ve sesleri renklerle, dokularla, şekillerle ve günlerle otomatik olarak eşleştirebiliyor. Derin melankolik güçlü müziğinin prodüksiyon sürecini abisi yönetse de tüm yaratıcı sürecin tam ortasında Billie Eilish olduğunu biliyoruz. Evet, Billie Eilish çok iyi bir sanatçı olabilir, teknik açıdan hiçbir eksiği de olmayabilir. Ama sinestet olmasaydı bizi bu kadar derinden etkileyebilir miydi?

Tüm başarıyı tek başına sinesteziye yüklemek tabii ki doğru olmaz. Ama yaratıcı sürecin oluşmasında ve derinleşmesinde önemli bir rol oynadığına eminim. Çünkü sinestet bir sanatçının beynindeki farklı duyusal bölgeler birbiriyle olağan dışı biçimde bağlantılıdır. Bu, bir hayal gücü ürünü ya da psikolojik bir sorun değil; tamamen istemsiz ve tutarlı bir algı biçimidir. Kişi 3 sayısını her gördüğünde onu mutlaka mavi, kıvırcık bir şekil olarak görür.

"Keşke bende de olsa" dedirten cinsten bir özellik. Kandinsky ve Billie Eilish gibi bu özelliği başarıyla işlerinde kullananları tanıyoruz. Belki de bu algı karmaşasını yönetemeyip bunalıma girenler de vardır, kim bilir?
Bir dahaki sefere müzik dinlerken ya da herhangi bir resme bakarken farklı duyularının devreye girip girmediğini kontrol etmeye çalış.