Bir ev düşünün. Sabah saat yedi. Mutfakta çay demleniyor. Bir kadın, birazdan işe gitmek üzere hazırlanıyor. Ama önce annesinin ilaçlarını verecek, kahvaltısını hazırlayacak, tansiyonunu ölçecek. Belki banyoya gitmesine yardım edecek. Sonra kendi çocuklarını okula yetiştirecek. Akşam eve döndüğünde ise aynı işler onu yeniden bekliyor olacak.
Bu kadının bir mesleği var. Bir ailesi, arkadaşları, hayalleri var. Belki yıllardır okumak istediği bir kitap, gitmek istediği bir tiyatro oyunu, ertelediği bir tatil var.
Ama bütün bunların önünde görünmeyen bir mesaisi daha var: Bakım vermek.
Üstelik bu mesainin ne başlangıç saati belli ne de bitişi.
Şimdi size bir soru soracağım. Bu kadın hastalansa annesine kim bakacak?
İşte Türkiye'nin önümüzdeki yıllarda cevaplamak zorunda kalacağı en önemli sorulardan biri bu.
2025 yılı itibarıyla ülkemizde 65 yaşın üzerinde yaklaşık 9,6 milyon insan yaşıyor. Bu, nüfusumuzun yüzde 11,1'i demek. Üstelik nüfus projeksiyonlarına göre 2050 yılında Türkiye'de neredeyse her dört kişiden biri 65 yaşın üzerinde olacak.
Bir zamanlar genç nüfusuyla övünen Türkiye, hızla yaşlanıyor.
Aslında bunda şaşıracak bir şey yok. Tıp gelişiyor, insanlar daha uzun yaşıyor. Bir hekimin bundan şikâyet etmesi düşünülemez. Zaten yıllardır uğraştığımız şey insanların daha uzun ve sağlıklı yaşaması değil mi?
Ama galiba önemli bir ayrıntıyı atlıyoruz.
İnsanların ömrünü uzatıyoruz. Peki o ömrün nasıl yaşanacağını yeterince düşünüyor muyuz?
Çünkü yaşlanmakla bakıma muhtaç olmak aynı şey değil. Pek çok insan ileri yaşlarında bağımsız, üretken ve sosyal bir hayat sürdürebiliyor. Ancak yaş ilerledikçe kronik hastalıkların, hareket kısıtlılıklarının ve bilişsel sorunların görülme olasılığı da artıyor. Dolayısıyla yalnızca kaç kişinin yaşlanacağını değil, kaç kişinin hangi düzeyde desteğe ihtiyaç duyacağını da konuşmamız gerekiyor.
Bizim toplumumuzda bu sorunun geleneksel bir cevabı var: Aile bakar.
Peki hangi aile?
Eskiden aynı evde birkaç kuşağın yaşadığı, akrabaların birbirine yakın oturduğu, komşuların kapıyı çalmadan içeri girebildiği bir hayat vardı. Bugün çocuklar başka şehirlerde, hatta başka ülkelerde yaşıyor. Evler küçülüyor, aileler küçülüyor. Kadınlar çalışıyor. Emeklilik yaşı, ekonomik koşullar ve gündelik hayatın temposu değişiyor.
Ama bakım konusundaki beklentimiz pek değişmiyor.
Hâlâ birilerinin bütün bunları sessizce üstlenmesini bekliyoruz.
Kim o birileri?
Çoğu zaman kadınlar.
Uluslararası Çalışma Örgütünün Türkiye'ye ilişkin verilerine göre kadınlar, erkeklerden 4,6 kat daha fazla zamanını ücretsiz bakım işlerine ayırıyor.
Bir düşünün. Bir ülkenin ekonomisini hesaplarken fabrikalarda üretilen ürünleri, satılan otomobilleri, yapılan ihracatı sayıyoruz. Ama evinde annesini yıkayan, babasının altını değiştiren, eşinin ilaçlarını takip eden insanın emeğini çoğu zaman ekonomik bir değer olarak bile görmüyoruz.
Oysa o kişi bir gün bakım vermeyi bıraksa, yerine bir başkasını bulmak için ciddi bir bedel ödemek zorunda kalacağız.
Demek ki bu emeğin bir değeri var. Sadece faturası kesilmiyor.
Üstelik mesele yalnızca para da değil. Bakım veren insanın uykusu, sosyal hayatı, sağlığı ve geleceği de bu sürecin içinde değişiyor. Kimi zaman mesleğini bırakıyor, kimi zaman arkadaşlarından uzaklaşıyor. Bazen de kendi yaşlılığını güvence altına alabileceği yılları bir başkasının bakımını üstlenerek geçiriyor.
Burada kimseyi ailesine bakmakla suçlamıyorum. Tam tersine, sevdiklerimize bakmak insan olmanın en kıymetli taraflarından biri.
Ama sevgiyle üstlenilen bir sorumluluğun, devletin ve toplumun sorumluluğunu ortadan kaldırmasına neden izin veriyoruz?
Bence asıl konuşmamız gereken mesele bu.
Bugün bir belediye yeni bir park yaptığında seviniyoruz. Yeni bir yol açıldığında, bir kültür merkezi kurulduğunda, bir spor tesisi hizmete girdiğinde bunları gelişmenin işaretleri olarak görüyoruz.
Peki aynı belediyenin gündüz bakım merkezleri, yaşlılar için sosyal buluşma alanları veya bakım veren ailelere birkaç saat nefes aldıracak hizmetler kurmasını neden aynı heyecanla istemiyoruz?
Neden bir insanın yaşlı annesine bakabilmek için işinden ayrılması kişisel bir aile meselesi sayılıyor da o insanı destekleyecek bir sistemin bulunmaması toplumsal bir mesele sayılmıyor?
2026 yılında Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, Türkiye'de yaşlı bakım sistemlerinin dönüşümüne ilişkin bir rapor yayımladı. Raporda dijital bakım teknolojilerinden toplum temelli hizmetlere kadar çeşitli çözümler ele alınıyor.
Demek ki çözüm üzerine düşünülüyor. Ama bu düşüncelerin mahallelerimizde, evlerimizde ve günlük hayatımızda karşılığını görmemiz gerekiyor.
Benim hayalimde yaşlanan bir Türkiye'de her mahallede ulaşılabilir gündüz destek merkezleri var. Gerektiğinde evde profesyonel bakım desteği sağlanıyor. Bakım veren kişi birkaç gün dinlenmek istediğinde yakınını güvenle emanet edebileceği bir sistem bulabiliyor. Yaşlılar yalnızca sağlık hizmeti almak için değil, bir konsere gitmek, resim yapmak, tiyatro izlemek veya arkadaşlarıyla sohbet etmek için de evlerinden çıkabiliyor.
Çünkü insanın yalnızca hayatta kalması yetmez. Yaşadığını da hissetmesi gerekir.
Bir tiyayro oyununun sahnelenebilmesi için yalnızca başroldeki oyuncunun iyi olması yetmez. Işığı hazırlayan, dekoru kuran, kostümü diken, sahneyi temizleyen onlarca insanın emeği gerekir.
Hayat da biraz böyle.
Biz çoğu zaman yaşlı bireyi görüyoruz. Hastalığını, ilaçlarını, ihtiyaçlarını konuşuyoruz. Ama perde arkasında bütün düzeni ayakta tutmaya çalışan insanları görmüyoruz.
Oysa sahnenin arkasındaki insanlar yorulduğunda oyun da sürdürülemez.
Türkiye'nin yaşlanması bir felaket değil. Hatta insanların daha uzun yaşaması insanlığın önemli başarılarından biri.
Ama yaşlanmayı yalnızca ailelerin omuzlarına bırakırsak, bu başarı giderek ağırlaşan bir toplumsal yüke dönüşebilir.
Bu nedenle yaşlılık politikalarını yalnızca huzurevi sayılarıyla, hastane yataklarıyla veya verilen maddi desteklerle değerlendirmemeliyiz. İnsanların ne kadar bağımsız yaşayabildiğine, bakım verenlerin ne kadar desteklendiğine, yaşlıların sosyal hayata ne ölçüde katılabildiğine de bakmalıyız.
Çünkü iyi bir yaşlılık politikası yalnızca yaşlıları korumaz. Onların çocuklarını, torunlarını ve henüz yaşlanmamış olan hepimizi de korur.
Şimdi yazının başındaki eve geri dönelim.
Sabah saat yedi. Çay demleniyor. Bir kadın işe gitmeden önce annesinin ilaçlarını hazırlıyor.
Belki bir gün o kadın da yaşlanacak.
Peki o zaman ona kim bakacak?
Daha da önemlisi, biz hâlâ bu sorunun cevabını yalnızca çocuklarımızdan mı bekleyeceğiz?