İnsanın en büyük yanılgılarından biri, karşısındaki insanı tanıdığını düşünmesidir. Birlikte geçirilen yılları, paylaşılan sırları, aynı sofrada yenilen yemekleri, gece yarılarına kadar uzanan konuşmaları biriktiririz. Sonra bütün bu birikime bakıp hükmümüzü veririz: Ben onu tanıyorum.
Peki, gerçekten tanıyor muyuz?
Yoksa yalnızca bize gösterdiği yüzü mü biliyoruz?
İnsan, kendisini bile tam olarak tanımıyorken bir başkasını bütünüyle tanıdığını nasıl iddia edebilir? Kendi korkularının nerede başlayacağını, hangi şartlarda hangi kararları vereceğini, hangi çıkar karşısında hangi değerlerinden vazgeçebileceğini çoğu zaman kendisi bile bilmiyor. Öyleyse başka bir insanın iç dünyası hakkında bu kadar kesin konuşma cesaretini nereden buluyoruz?
Belki de insan ilişkilerindeki en büyük yanılgı, tanımakla alışmayı birbirine karıştırmamızdır.
Bir insanın sabah kahvesini nasıl içtiğini, hangi şarkıyı sevdiğini, öfkelendiğinde nasıl sustuğunu, hangi kelimeleri sık kullandığını bilmek, onun karakterini bütünüyle bildiğimiz anlamına gelmez. Bunlar, gündelik hayatın içinde gözlemlediğimiz davranışlardır. Oysa karakter, insanın yalnızca rahat olduğu zamanlarda değil, çıkarlarıyla değerleri çatıştığında, korktuğunda, kaybetme ihtimaliyle karşılaştığında ve kimsenin kendisini görmediğini düşündüğünde verdiği kararlarda da ortaya çıkar.
İnsan, biraz da koşullarının toplamıdır. Fakat yalnızca koşullarının toplamı da değildir.
Çünkü aynı insan, farklı zamanlarda farklı kararlar verebilir. Bazen korkaklık gösterdiği yerde cesaret edebilir; bazen savunduğu bir değerden vazgeçebilir. Bu değişimin ne kadarı karakter, ne kadarı ihtiyaç, ne kadarı korku, ne kadarı hesap, ne kadarı gerçekten değişmiş bir insan olduğunun göstergesidir? Her davranışın ardındaki nedeni kesin olarak bilmek kolay değildir.
İşte bu yüzden insanı tanımak, bir dosyayı okuyup bitirmek gibi değildir. Tanımak, sürekli değişen bir varlığı anlamaya çalışmaktır.
İnsanları en çok, onların kim olduklarına dair kendi zihnimizde kurduğumuz hikâyeler yüzünden yanlış tanırız.
Birini sevdiğimizde eksiklerini tamamlarız. Söylemediği sözlere anlam yükler, yapmadığı şeyler için mazeret üretiriz. Bize gösterdiği birkaç güzel davranışı, karakterinin değişmez kanıtı sayarız. Sonra bir gün, daha önce hiç görmediğimiz bir yüzüyle karşılaşırız.
Aslında o yüzün o gün ortaya çıktığından emin olabilir miyiz? Belki daha önce de oradaydı. Belki görmek istemedik. Belki de şartlar değişti ve daha önce karşılaşmadığımız bir tarafı görünür oldu.
Burada ince ama önemli bir ayrım var: Bir insanın geçmişte bize iyi davranmış olması, gelecekte de mutlaka iyi davranacağının garantisi değildir. Fakat sonradan yaptığı bir kötülük de geçmişteki bütün davranışlarının sahte olduğunu tek başına kanıtlamaz.
İnsan, aynı hayatın içinde hem sevgi gösterebilir hem bencillik edebilir. Hem dürüstlüğü savunabilir hem kendi çıkarına geldiğinde gerçeği saklayabilir. Bu çelişkiyi görmek, insanı aklamak değildir; insan doğasının karmaşıklığını kabul etmektir.
Ancak karmaşıklık, sorumluluğu ortadan kaldırmaz.
Bir insanın neden yalan söylediğini anlamaya çalışabiliriz. Korktuğu için mi, kaybetmek istemediği için mi, çıkarını korumak için mi? Bu sorular davranışın nedenini anlamamıza yardımcı olabilir. Fakat nedenini anlamak, o davranışı kabul etmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez.
Birini anlamak başka, ona güvenmek başkadır.
Güven, karşımızdaki insanın zihnini okuyabildiğimiz için oluşmaz. Söyledikleriyle yaptıklarının zaman içinde ne ölçüde örtüştüğünü gördüğümüz için oluşur. Güvenin dayanağı, bir insanın kendisi hakkında anlattığı hikâye değil, o hikâyenin davranışlarıyla ne kadar doğrulandığıdır.
Üstelik insan yalnızca başkalarını yanlış tanımaz; kendisini de yanlış tanıyabilir. Kendi niyetlerini olduğundan daha temiz, kendi hatalarını daha anlaşılır, başkalarının hatalarını ise daha ağır görebilir. Kendi davranışına gerekçe bulmakta ustadır; başkasının davranışına hüküm vermekte ise çoğu zaman acelecidir.
Belki de bu nedenle, bir insanı tanımanın ilk şartı kendimiz hakkındaki kesinliğimizi biraz azaltmaktır.
Peki, bir insanı ne kadar tanıyabiliriz?
Bence bir insanı bütünüyle tanıdığımızı söyleyemeyiz. Onun geçmişini öğrenebilir, davranışlarını gözlemleyebilir, değerlerini anlayabilir, kararlarının tekrar eden örüntülerini fark edebiliriz. Zamanla ne yapma ihtimalinin yüksek olduğunu da öngörebiliriz. Fakat bütün bunlar, onun iç dünyasına eksiksiz eriştiğimiz anlamına gelmez.
İnsanın içinde kendisinin bile henüz tanımadığı odalar vardır.
Hayatın bazı dönemlerinde insan, kendi sınırlarıyla hiç karşılaşmadığı için kendisini tanıdığını sanır. Cesur olduğunu düşünür; korkuyla yüzleşmemiştir. Sadık olduğunu düşünür; sadakatinin bedelini ödemesi gerekmemiştir. Adil olduğunu düşünür; çıkarı ile adalet arasında seçim yapmak zorunda kalmamıştır.
İnsan, bazen kendisini ancak bir sınavın içinden geçerken tanır. Başkasını ise çoğu zaman onun sınavını dışarıdan izlerken tanımaya çalışır.
Yine de ne yaşadığımız her olay insanın gerçek karakterini bütünüyle açığa çıkarır ne de tek bir davranış onu kesin olarak tanımlamaya yeter. İnsanları anlamak için tek bir ana değil, zaman içinde tekrar eden davranışlara, hatalarını nasıl ele aldıklarına ve verdikleri sözlerin arkasında durup durmadıklarına bakmak gerekir.
Çünkü karakter, yalnızca ne söylediğimizde değil, söylediklerimizle yaptıklarımız arasındaki mesafede de görünür.
Belki de olgunluk, artık kimseyi tamamen çözdüğünü iddia etmemektir. Ne herkese şüpheyle yaklaşmak ne de herkese koşulsuz güvenmek… İnsanları tanımaya açık olmak, fakat kendi gözlemlerimizi de sorgulamak; başkalarının değişebileceğini kabul etmek, ama değişecekleri umuduyla aynı zararı tekrar tekrar kabul etmemek.
Sonuçta hayat, bize insanları bütünüyle tanıma imkânı sunmuyor. Bize sunduğu şey, onları tanımak için zaman, davranışlarını değerlendirmek için gözlem ve yanıldığımızda düşüncelerimizi yeniden gözden geçirme fırsatıdır.
Belki insanın asıl bilgeliği, herkesi çözdüğüne inanmasında değil, kimin hakkında ne kadar az şey bildiğini fark edebilmesindedir.
Çünkü bir insanı tanımak, onun hakkında her şeyi bilmek değildir. Bildiklerimizle bilmediklerimiz arasındaki sınırı görebilmektir.
Ve belki de en zor soru şudur:
Başkalarını tanımak için bunca çaba harcarken, kendimizle ne kadar tanışığız?