23 Nisan geldiğinde hep aynı cümle kuruluyor:
Çocuklar geleceğimiz.

Ama mesele gelecekten önce bugün.
Çünkü bir çocuğun hayatı, ertelenebilecek bir şey değil.

Son zamanlarda gördüklerimiz ortada.
Bir çocuğun görmemesi, duymaması gereken ne varsa artık hayatın içinde.
Bu yüzden konuya en temel yerden bakmak gerekiyor:
Bir çocuk ne kadar özgür?

Özgürlük bir çocuk için büyük kavramlarla başlamaz.
Koşabildiği kadar başlar.
Düşmesine ne kadar izin verildiğiyle.
Denediğinde ne kadar durdurulmadığıyla.

Ve biz çoğu zaman tam burada devreye giriyoruz:
“Koşma.”
“Düşersin.”
“Terleme.”
“Yorulma.”

Bunlar sadece cümle değil.
Zamanla çocuğun bedenine ve zihnine yerleşen sınırlar.

Daha az deneyen, daha çabuk vazgeçen,
risk almaktan kaçınan bir çocuk profili oluşuyor.

Oysa gelişim tam olarak deneme ve hata üzerine kurulu.
Düşmek, o sürecin doğal bir parçası.

Bir fizyoterapist olarak şunu açıkça görüyorum:
Hareket alanı kısıtlanan çocukların yalnızca kasları değil, özgüveni de zayıflıyor.
Alan açıldığında ise ilk güçlenen şey bedeni değil, cesareti oluyor.

Ve şunu unutuyoruz:
Bir çocuğa sürekli “düşme” demek, aslında ona “deneme” demektir.

Bugün 23 Nisan.
Çocuklara mükemmel bir gün sunmak zorunda değiliz.

Ama yapabileceğimiz çok basit bir şey var:
Onlara alan açmak.

Biraz daha koşabilecekleri,
biraz daha düşebilecekleri,
biraz da kendi başlarına deneyebilecekleri bir alan.

Üstleri kirlensin.
Dizleri çizilsin.
Yorulsunlar.

Çünkü güçlü bireyler,
hiç düşmeyen çocuklardan değil,
düşmesine izin verilmiş çocuklardan çıkar.

Ve gerçek şu:
Bir çocuğun özgürlüğü ne kadarsa,
bir toplumun sağlığı da o kadardır.