Apple TV platformunda yayına giren ‘Cape Fear’ adlı mini dizi, 1991 yapımı kült gerilim filminin yeni yorumu olarak ilk iki bölümüyle bu haftasonu karşımıza çıktı. Javier Bardem’in hapisten çıkan ve intikam almak için avukatının peşine düştüğü senaryo, günümüz kriter, gerçek ve beklentilerine göre uyarlanarak güncellenmiş, ortaya hipnotik güçteki oyunculuk ve olay örgüsünün izleyiciyi ekran önüne adeta çakılı bıraktığı bir yapım çıkmış. Şu sıralar sadece televizyon değil sinema eserleri arasında da korku başrolde.
Chiwetel Ejiofor ve Renate Reinsve’nin kadrosunda yer aldığı ‘Backrooms’, YouTube kanalında ciddi takipçi sahibi olan 20 yaşındaki Kane Parsons’ın ilk uzun metraj filmi. Yakaladığı sükseyi, Parsons’ın gözlem ve zamanın ruhunu yakalama kabiliyeti açıklayabilir. ‘Backrooms’, prömiyeri ardından saygın prodüksiyon ve dağıtım firması A24 tarafından dağıtıma alındı ve şimdilerde gişe rekorları kırıyor. Konusu ise, işlettikleri dükkanın bodrum katında buldukları odanın koridorlar boyu sonsuza devam ettiğini keşfeden bir çift. Filmin korku temasının altında ise çağdaş yaşamın getirdiği kaybolmuşluk hissi ve Kafkavari kabus senaryoları yatıyor.
Geçtiğimiz yıl Toronto Film Festivali’ndeki prömiyeri ardından geçtiğimiz günlerde Türkiye’de vizyona giren ‘Obsession’ ise 26 yaşındaki Curry Baker imzalı. ‘Ne dilediğinize dikkat edin’ mesajıyla film, bir gencin efsunlu bir oyuncak sayesinde bir kızı kendisine aşık etmesini konu alıyor ve yeni jenerasyonun sosyal fobilerinden dem vuruyor. Diğer bir yapım olan ‘Leviticus’ ise Avustralya kırsalında iki gencin aşkı üzerinden doğaüstü aracıları kullanarak sosyal baskı ve homofobiye eleştiri getiriyor.
Danimarkalı akademisyen Mathias Clasen, ‘Why Horror Seduces’ adlı çalışmasında insanların korku unsurlarına sinema ya da evlerinin salonu gibi güvenli alanlarda kendilerini bilerek maruz bıraktıklarını ve böyle kontrollü ortamlarda adeta jimnastik yapar gibi tehditlere karşı egzersiz yaptıkları tezini savunuyor. Amerikalı yazar ve film araştırmacısı Noell Carroll ise insanların korkmaktan hoşlandıkları fikrine karşı çıkarak, aslında beyazperdede gördükleri vampir, kurt adam ya da zombinin aslında ne olduğuna dair duydukları merakın onları yönlendirdiğini ve bir bilmeceyi çözme dürtüsüyle bu janrı izlemeye yöneldiklerini ‘The Philosophy of Horror’ çalışmasında öne sürüyor. Pek çok farklı sav arasında öne çıkan diğer bir görüş ise Barbara Creed’e ait. Avustralyalı film akademisyeni, kan, hastalık, doğum ve çürüme gibi vücut bütünlüğünün değiştiği senaryoların yarattıkları bilinmezliklerin, metaforlar ile aslında travma, kimlik ve cinsellik gibi konuları dışa vurduğunu düşünüyor. 1993 yılında kaleme aldığı ‘The Monstrous Feminine’ çalışması ile düşünür Julia Kristeva’ya atıfta bulunarak, özellikle kadın bedeninin barındığı açıklanamaz güç ve iradenin erkek egemen toplumları ürküttüğünü, özellikle gebelik ve annelik gibi konuların şeytani sembolizm aracılığıyla kadın cinselliği ve onun bilinmezliğini yücelttiğini savunuyor. Tam da burada, yeni bir yerli yapımı anmak gerekiyor.
New York’taki Tribeca Film Festivali’nde bu haftasonu prömiyeri gerçekleşen ‘Mutter: The Diary of a Mother’, yönetmen Alphan Eşeli’nin anne sevgisine dair sorgulamalarına Karadeniz’in sisli atmosferinde ışık tutuyor. Oyuncu Hazar Ergüçlü’nün akıl almaz bir canavarı dünyaya getirdiği senaryoda, bekar bir annenin ataerkil bir toplumda tek başına büyüttüğü, görünüşü ve doğası her ne olursa olsun bebeğini sevmekten vazgeçmediği bir fenomeni konu alıyor.
Sevginin ürkütücü gücü, yaşama anlam katma çıkmazı, toplum baskısı… Meşhur yazar Stephen King’in de savunduğu gibi, korku bir katarsis görevi görerek, çözemediğimiz duyguları biraz olsun rahatlatmamıza yarıyor. Başarı ve genele yayılımlarına bakılırsa tıpkı bir regülatör gibi üzerimizdeki basıncı alan korku filmlerine dünya bugünlerde daha çok ihtiyaç duyuyor.