“İnsan, yaptığı şeydir; yapacağını söylediği şey değil.”
Psikolojinin en büyük kuramcılarından Carl Jung’ın bu sözünü öğrenene kadar, insanların ağzından çıkan sözleri çok ciddiye alırdım bir zamanlar. Öyle ya bir insan durduk yere niye yalan söylesin. Kendini niye farklı tanıtsın? Saftım belki de o zamanlar. Ya da herkesi kendim gibi bildiğimdendi…
Peki neden? Neden söylediklerimiz ve yaptıklarımız arasında tutarsızlıklar var? Kendimizi başkalarından gizlemek niye? Ayıplanmak mı? Toplum baskısından mı? Yoksa egolarımızdan mı?
Dış dünyaya karşı taktığımız maskelerin nedeni toplumda kabul görme ya da sevilme ihtiyacından da olabilir. Bu çok masumane bir neden. Ama ya bu maskelerin şekli değişip kişisel çıkarlara dönüşürse…
Yaşadığımız yüzyılda insanların teknolojik icatlar sebebiyle yalnızlaştırılması, manevi değerlerinden uzaklaşıp madde dünyasına yönelmeleri kendi öz değerlerini kaybetmesine neden olmuştur. En önemlisi de sosyoekonomik nedenler.
Psikoloji biliminin uzantısı olarak, insanların zihinlerindeki veya dillerindeki tutumlar ile gerçek eylemleri arasındaki boşluk sosyal psikolojiyi doğurmuş ve yıllarca araştırma konusu olmuş…
İnsanların söyledikleri ile yaptıkları arasındaki çelişkiyi (tutum-davranış tutarsızlığı) ve buna yol açan psikolojik mekanizmalar incelenmiş ve çeşitli deneyler gerçekleştirilmiş:
“Lamilere Deneyi (1934) – İlk ve En Önemli Kanıt
Deneyin Amacı: İnsanların ön yargıları hakkında söyledikleri ile gerçek hayattaki davranışlarının uyuşup uyuşmadığını görmek.
Deneyin yapılışı: Sosyolog Richard LaPiere, 1930'larda ABD'deki yoğun Çin karşıtlığı döneminde Çinli genç bir çiftle birlikte ülkeyi gezdi. 251 otel ve restorana gittiler ve sadece 1 tanesi onları reddetti. Geziden aylar sonra LaPiere aynı yerlere bir anket göndererek "Mekanınızda Çinli müşterileri ağırlar mısınız?" diye sordu.
Sonuç: Ankete cevap verenlerin %92'si kesinlikle "Hayır" yanıtını verdi. Söylenen (ırkçı ön yargı) ile yapılan (hizmet sunma) arasındaki bu devasa fark, psikoloji literatüründe tutumların davranışı her zaman öngöremeyeceğini kanıtlayan ilk büyük çalışma oldu.
Festinger ve Carlsmith Deneyi (1959) – Bilişsel Çelişki
Deneyin Amacı: İnsanların inandıkları şeyin aksini yaptıklarında yaşadıkları içsel rahatsızlığı (bilişsel çelişki) nasıl çözdüklerini anlamak.
Nasıl yapıldı? Katılımcılara tahta mandalları çevirmek gibi son derece sıkıcı bir görev yaptırıldı. Ardından, sonraki katılımcıya görevin "çok eğlenceli" olduğunu söylemeleri istendi (yani yalan söylemeleri istendi). Bu yalan karşılığında bir gruba 1 dolar, diğer gruba ise 20 dolar ödendi. Daha sonra katılımcıların görevi gerçekten ne kadar sevdikleri ölçüldü.
Sonuç: Sadece 1 dolar alanlar, görevin aslında gerçekten eğlenceli olduğunu söylemeye başladılar. Çünkü 1 dolar yalan söylemek için yetersiz bir gerekçeydi ve yaptıkları ile söyledikleri arasındaki çelişkiyi çözmek için kendi zihinlerini (tutumlarını) değiştirdiler. 20 dolar alanlar ise "Para için yalan söyledim" diyebildikleri için içsel bir değişim yaşamadılar.
Asch Uyum Deneyi (1951) – Sosyal Uyum Baskısı
Deneyin Amacı: Kişinin kendi gözleriyle gördüğü doğrudan bir doğruyu, sırf gruba uymak adına nasıl inkâr edebileceğini görmek.
Deneyin yapılışı şöyle: Katılımcılara farklı uzunluktaki çizgiler gösterildi ve hangisinin referans çizgiyle aynı boyda olduğu soruldu. Odadaki diğer herkes (deneyin asistanları) bilerek hep birlikte yanlış cevabı verdi.
Sonuç: Katılımcıların %75'i en az bir kez, gözleriyle gördükleri doğrunun aksini söyleyerek grubun yanlış cevabına katıldı. İçsel olarak doğruyu bilseler de dışlanma korkusuyla yapılan/söylenen şey tamamen değişti.
Milgram İtaat Deneyi (1961) – Otoriteye Boyun Eğme
Deneyin Amacı: İnsanların ahlaki değerleri hakkında söyledikleri ile otorite baskısı altında yaptıkları arasındaki korkunç uçurumu görmek.
Deney: Katılımcılardan, yan odada bulunan ve sorulara yanlış cevap veren bir "öğrenciye" (aslında aktör) her yanlışta dozu artan elektrik şokları vermeleri istendi. Şok cihazının üzerinde "Tehlikeli: Ağır Şok" gibi net uyarılar vardı.
Sonuç: Deneyden önce insanlara böyle bir durumda ne yapacakları sorulsa ezici bir çoğunluk can yakıcı şoklar uygulamayacağını söylerdi. Ancak deneyde, başlarında beyaz önlüklü bir araştırmacı "Devam etmeniz gerekiyor" dediği için, katılımcıların %65'i ölümcül olabilecek en yüksek şok seviyesine (450 Volt) kadar ulaştı.”
İtaat deneyi bana şimdilerde parti değiştiren belediye başkanlarını hatırlattı. İdeolojilerinden saparak, halkın oylarını hiçe sayarak en tuhafı da yakın geçmişte söylediklerini unutarak(!) hareket eden belediye başkanlarını!
Sonuncusu bu hafta Adalet ve Kalkınma Partisine geçen İzmir Belediye başkanı Cemil Tugaydı… 24 yıldır Cumhuriyet Halk Partisinin neferi olan İzmir halkını hayal kırıklığına uğratan Cemil Tugay’ın psikolojisini şu aralar anlamak mümkün değil! Herhalde Sayın Cemil Tugay’a tıpkı deneydeki gibi birileri ‘Değişmeniz gerekiyor’ dediği için, İzmir halkına da yaşattırdığı şok seviyesini 450 volta kadar yükseltti!
Bugün söyledikleriyle eylemleri arasında tutarsız olanlar, insanları kandıranlar, ideolojilerinden sapanlar, büyük kitlelere sözler verip oy toplayanlar ve sonra hiçbir şey olmamış gibi davrananlar…
İnanın yarın kaybedecekler… Konu ister kişisel olsun ister toplumsal!
Şahsi ilişkilerdeki tutarsızlıkları William Shakespeare şöyle özetlemiş:
“Değişiklik gördüğünde değişen sevgi, sevgi değildir. Dalgalı denizler gibi bir yükselip bir alçalan duygular, sadece karşıdakini boğmaya yarar.”
Toplumu yönetenlerin tutarsızlıklarına ise Bertolt Brecht sözünü esirgememiş:
“Dün başka bugün başka konuşan liderlerin tek bir ortak noktası vardır; söyledikleri her iki yalana da halkın inanmasını bekleyecek kadar küstah olmaları.”