Bu haftaki yazımda devam niteliğinde, önce şiddetin ya da şiddete alışmanın çocuğun iç dünyasında ne anlama geldiğini konuşacağım. Ardından dışlanmayı, en sonunda da aidiyetin çocuk için ne anlam ifade ettiğini ele alacağım.

Bir hatırlatma gibi, şiddetin gün geçtikçe daha da çok arttığını sizlere söylemiştim; bu durum da çoğu zaman şiddetin normalleşmesine veya sıradanlaşmasına neden olabiliyor. Çocuk için ise şiddet, zarar verici bir olaydan ziyade daha basit ve daha günlük bir olaymış gibi algılanabiliyor. Bence bu gerçekten çok korkunç…

Tabii ki şiddetin olduğu ortamlarda hayatını sürdürmeye çalışan bir çocuk, yakın arkadaşlarına ya da sosyal çevresine uyum sağlamadığında ya da daha açık konuşayım, şiddet içeren davranışlara karşı geldiğinde, bunları yapmadığında dışlanma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. Ben bunu klinik gözlemimde de sıkça gördüğümü belirtmek istiyorum. Peki bu, çocuğun içinde tam olarak ne yaratıyor?

Yetişkin şiddeti gördüğünde sarsılır, tepki verir. Sürekli şiddetin içinde olan bir çocuk ise bir süre sonra şiddete tepki veya karşılık veremez hale gelebilir. Bu da çocuğun duygularını ya da hislerini fark etmesini zorlaştırabilir. Ben açıkçası bu durumun bir tür kendini koruma yöntemi olduğunu düşünüyorum; çünkü her seferinde korkmak, her seferinde üzülmek bir çocuğun taşıyabileceği bir yük değil. Dışarıdan sakin görünen bir çocuk, kendi içerisinde bu duruma sessizce katlanmak zorunda kalabiliyor. Ancak her çocuk sakin kalmıyor; gözlemlerimde bazı çocukların tam aksine hırçınlaştığını da görüyorum.

Dışlanma, çocuk için yalnızca bir arkadaş grubunun dışında kalmak demek değil. Bazı çocuklar bunu “bende bir sorun var” diye yaşayabiliyor. Şiddete katılmadığı ya da buna karşı çıktığı için dışlanan bir çocuk ise bunu çoğu zaman kimseye anlatmıyor; yalnız kaldığını, korktuğunu, içinde bulunduğu ortamdan rahatsız olduğunu saklıyor.

Böyle bir durumda çocuğun yaşamını, okul hayatı olabilir, sosyal çevresi olabilir, aile ilişkileri olabilir, kaliteli bir düzlemde devam ettirdiğini söyleyemem. Özellikle okul başarısı sadece akademik kısmı içermediği için sosyal/arkadaş ve aile desteğinin de çok önemli olduğunu düşündüğümüzde, çocuğun kendini okuduğu okula ait hissetme oranının da azalmasına şaşırmamak gerekir, bana göre.

Aidiyet, çocuğun “buradayım ve burada bir yerim var” diyebilmesi demek. Bu duygu zedelendiğinde çocuk kendini bir yere ait hissetmeyi başka yollarla aramaya başlayabiliyor; kimi zaman da kendini tamamen geri çekiyor. Bu yüzden çocuğun sessizliğini ya da sakinliğini “iyi olduğunun” işareti olarak okumamak gerekiyor.

Peki bir olay yaşandıktan sonra, çocuğun içinde olup bitenlere nasıl yaklaşabiliriz, onunla nasıl konuşabiliriz? Bunu da gelecek haftaki yazımda ele alacağım.

Görüşmek üzere.