Yağmur yağıyor. Handiyse hiç kıpırdamayan trafiğin kucağındayım. Asfalt parlıyor. Alsancak’tan Alsancak’taki hedefime yaklaşık yarım saatte ulaşabileceğim. Bu benim bilgimin, tecrübemin veya tahmin yeteneğimin bir çıktısı değil. Araba ekranımda navigasyon uygulaması açık. O söylüyor, ben biat ediyorum. Bu sanal rehbere hiç ihtiyaç duymaz hatta pek güvenmezdim eskiden. Sürekli haklı çıkmasından korkar oldum sonra. Şimdi, onsuz ne yaparım diye düşünüyorum. Çamaşır kurutma makinesinden, televizyondan, mikrodalga fırından farksızım sanki. Onların, elektrik olmayınca anlamını yitirmesi gibi, ben de teknolojiden, yapay zekâdan falan uzak kalırsam, hurdaya dönüşürüm diye korkuyorum. Elbette kısa bir süre bocaladıktan sonra toparlanır ve yaşamanın bir yolunu bulurum. Fakat bu teknolojinin içine doğmuş çocuklarımızın, gençlerimizin hâli ne olur acaba? Ne zaman geleceğini bilmedikleri bir mektubu bekleyebilirler mi? Bir kömür sobasını tutuşturabilirler mi? Gaz lâmbasının loş aydınlığında anlatabilecekleri bir masal var mı? Uzun sessizliği dinleyebilirler mi? Ah daha neler geliyor aklıma…
Yine Douglas Adams’ın felsefi yorumunu hatırladım; ben doğduğumda var olan teknoloji doğal, ben yaşarken var olan teknoloji gelişme, ben yaşlanırken var olan teknoloji tehlikeli ve doğaya aykırıdır... Buna katılmamak mümkün mü? Kucağında çizgi film seyrederken, rahmetli anneannem televizyona şeytan icadı diyordu. Şimdi de ben, yapay zekâya şeytan icadı diyorum.
Oysa yapay zekânın köklerine indiğimizde, mağaraya çizilen ilk resimlere kadar gideriz. Mağaraya çizilen bir ağaç vardı ama ağaç değildi. Şimdi de yapay zekâ çiziyor o ağacı; o da gerçek değil. Örneğin duvara çizdiğiniz bir çiçek, ne kadar gerçekçi olursa olsun, çiçek gibi kokabilir mi?
Sosyal medyada sarsılarak izlediğimiz bir videonun yapay zekâ tarafından üretildiğini öğrenince yaşadığımız kırgınlığı Matrix veya Hababam Sınıfı serilerini izlerken neden yaşamadık? Onlar gerçek miydi? Bir tiyatro sahnesinde izlediklerimizle, yapay zekânın ürettiği bir videoyu izlemek arasında ne kadar fark var ki? “Babam ve Oğlum” filmi, sadece bir filmdi aslında. Yani orada yaşanan her şey, gerçek hayattan esinlenilmiş olsa da, film icabıydı. Bizim bağıra bağıra ağlayarak izlediğimiz sahne bittikten sonra belki de kahkahalar atarak çay içti oyuncular.
Filmler, resimler, oyunlar, şarkılar, şiirler, masallar… Bunların hepsi, gerçek hayata şöyle bir uğrayıp gidiyor işte… Hiçbiri gerçek değil. Ama sarsılışlarımız, öfkemiz, döktüğümüz gözyaşları ve hissettiğimiz her şey gerçek.
Gerçekten üşüyor şuradaki kedi. Bakın, gerçekten susuz kalmış şu gül ağacı. Gerçekten ağlıyor orada, savaşın ortasında bir çocuk… Evet, bugünkü dünya gerçekten güzel olmayabilir ama biliyorum gerçekle güzelleşecek.
Ve gerçek, teknolojiyle değil, aşkla var olandır…
Muhabbetle…