Evet, her şeyi kaşıkla yiyen arkadaşlar, size sesleniyorum: Bugün hepimizin çekmecesinde duran çatal, bir zamanlar gereksiz bir lükstü, hatta bir süre günah olarak görüldü.

Yıl 1004 civarı, yer bugün yavaş yavaş batmakta olan Venedik. Bizans imparatoru II. Basileios’un yeğeni Maria Argyropoulina, Venedik dükası II. Pietro Orseolo’nun oğlu Giovanni ile evlenmek için şehre gelir. (Evet, bu isimler ezberimde değil; yazmak için dört beş kez kopya çektim.) Çeyizinde de kimsenin daha önce görmediği bir şey vardır: altından, iki dişli minicik bir çatal.

Düşünün, herkes yemeğini eliyle yiyor, Maria ise lokmalarını bu çatalla zarif zarif ağzına götürüyor. Üstelik rivayete göre yıkanmak için sıradan suyu bile beğenmiyor, sabahları yapraklardan toplanan damlaları istiyor. Venedik’in ağzı açık kalıyor tabii.

Kilise ise hiç hoşnut değil. Tanrı bize parmak vermişken bu kibir de neyin nesi? Maria ve Giovanni birkaç yıl sonra vebadan ölünce kimse şaşırmıyor. Kilise adamı Petrus Damiani bu ölümü prensesin lüksüne verilmiş bir ceza olarak yazıyor.

İşte çatal, Avrupa’ya böyle bir günah gibi girdi. Yani kaşıkçılar, bin yıldır haklıymışsınız.

Peki, bu günahkâr çatala sonra ne oluyor? Önce İtalyanlar teslim oluyor tabii. Çatal makarnayı yemeyi kolaylaştırıyor, elle yiyen arkadaşlar utanıyor falan derken, Avrupa’nın karmakarışık aile bağları sayesinde (yine kopya çekmemi gerektirecek on tane isim) Fransa’ya zıplıyor. Fransızlar hemen ikna olur mu? Olmaz tabii. Fazla nazik, hatta kadınsı bulunan çatal yine de Fransa’yı ele geçiriyor, oradan da 1600'lerde İngiltere’ye ulaşıyor. Yani çatalın İtalya’dan İngiltere’ye uzanması yaklaşık altı yüz yıl sürüyor. Gerisi kolay: Avrupa’nın gemileri nereye gittiyse çatal da oraya gidiyor. Ve bir gün bizim sofraya da.

Ama biz o güne kadar aç kalmadık tabii. Bizim sofra yerde kurulurdu: ortada bakır bir sini, etrafında minderler, dizlerin üstüne serilen uzun bir sofra bezi. Herkes aynı kaptan yerdi. Ekmek hem tabak hem çataldı; bir lokma koparılır, yemeğe batırılır, afiyetle yenirdi.

Bizim evde bu geleneğin bugüne kalmış küçük bir oyunu var. Sofrada ekmeğimiz “kazara” etin ya da salatanın suyuna düşer, biz de “Hay Allah!” deyip mecburen o ekmeği yeriz. Kimse inanmaz ama kimse de itiraz etmez. Demek ki çatala hâlâ tam teslim olmamışız.

Asıl kahramanımız ise kaşıktı. Osmanlı’da kaşık ciddi bir zanaattı. Şimşir, abanoz, fildişi, sedef kakmalı kaşıklar yapılırdı. Herkesin kendi kaşığı vardı; misafirliğe kaşığını yanında götüren bile olurdu.

Kaşığın bu itibarını en güzel anlatan şey de bir rivayet. Topkapı Sarayı’nda sergilenen ünlü Kaşıkçı Elmas’ını bir balıkçı bulur. Taşın değerini bilmediği için onu bir kaşıkçıya üç tahta kaşık karşılığında verir. Dünyanın en ünlü elmaslarından biri adını işte böyle bir kaşıktan alır.

Çatal ve bıçak ise bizim sofraya 19. yüzyılda, Tanzimat’la gelen Batılılaşma rüzgârıyla girdi. Önce sarayda ve İstanbul’un konaklarında, sonra yavaş yavaş hepimizin evinde. Sofra yerden masaya taşındı, minderin yerini sandalye aldı ama kaşığımızı kimse elimizden alamadı.

Bütün bu hikâyeden benim çıkardığım şu: Neyle yediğimiz, ne yediğimizi de değiştiriyor. Çubukla yenen mutfaklarda yemek mutfakta lokma lokma doğranır. Elle yenen mutfaklarda ekmek her şeydir; bizim lahmacun, dürüm, lavaşa sarılan kebap da hep buradan geliyor. Çatal ve bıçak ise eti masada kesmeyi mümkün kıldı.

Şimdi gelelim bizim tartışmalara. Mantıyı kaşıkla mı yersiniz, çatalla mı? Yoğurdu ve tereyağlı sosu düşünürseniz kaşık, hamuru düşünürseniz çatal. Ben bu konuda kaşıktan yanayım, çünkü mantının ruhu o sosta. Ya Adana? Tabakta çatal bıçakla kesilen Adana ile lavaşa sarılıp elle yenen Adana aynı lezzette mi? Bence değil. Lavaş, kebabın suyunu ve yağını içine çekip lokmayı tamamlıyor. Pilav da öyle; kaşıkla yenen pilav, çatalın dişleri arasından dökülen pilavdan neden hep daha lezzetli gelir?

Modern restoranlarda tabaklar artık çatala göre tasarlanıyor. Ama işin komik yanı, dünyanın en iddialı şefleri yemeğe sık sık elle yenen küçük lokmalarla başlıyor. Bin yıl sonra parmaklar sofraya geri döndü.

Aslında Japonlar bunu hiç unutmadı. Çubuğun anavatanlarından birinde bile iyi bir suşi ustası size nigiri uzattığında onu elle yemeniz gayet normal. Çünkü suşi, Edo’nun (bugünkü Tokyo) sokaklarında ayaküstü, elle yenen bir atıştırmalık olarak doğdu. Tabii Türkiye’de bir suşiciye gidip önünüze gelen “Set 3” menüyü avuçlayıp soyaya banmaya kalkarsanız biraz garip karşılanabilirsiniz. Ama eve söylüyorsanız hiçbir sakıncası yok.

Maria bugün yaşasaydı, skandal yarattığı çatalın her çekmecede durduğunu görüp herhalde çok şaşırırdı. Ben ise yazıyı burada bitiriyorum ve kaşıkla yiyebildiğim her şeyi kaşıkla yemeye devam ediyorum. Yanında da bir dilim ekmek. Kısmetse düşer belki.