Dünya yangın yeri!

İtalya’da gençler enflasyonun altında ezilirken, İspanya’da göç meselesi üzerinden toplumsal gerilimler büyüyor. Fransa’da Sarı Yeleklilerle hafızalara kazınan itiraz kültürü yeniden kendini hatırlatıyor; Almanya’da insanlar devletin politikalarını sorguluyor. Herkes bir şeylere itiraz ediyor, herkes bir şeylerin değişmesini istiyor. Birileri geçim derdinde, birileri adalet arıyor, birileri geleceğinden endişeli.

Dünya, sanki aynı anda birçok yerinden çatırdıyor.

Dengeler!

İstanbul’da günlerdir süren yağmurlar hayatı zorlaştırıyor. Sokaklar suyla doluyor, evler ve iş yerleri zarar görüyor, insanların emekleri birkaç saat içinde hasar alabiliyor. Doğanın gücü karşısında insanın bütün hesapları, planları, konfor alanları bir anda anlamını yitiriyor. Birileri yağmurun dinmesini beklerken birileri uğradığı zararın hesabını nasıl vereceğini düşünüyor.

Dengeler!

Ortadoğu zaten başlı başına bir ateş çemberi. İran, İsrail ve bölgedeki çatışmalar dünya gündemini belirlerken, İsrail’in iklim araştırmalarıyla bağlantılı bir merkezinin vurulmasının ardından yağışların normale döndüğüne ilişkin iddialar da dolaşıma girdi. Elbette böyle bir iddia, bilimsel verilerle doğrulanmadan gerçek kabul edilemez. Ama insan yine de sormadan edemiyor: Biz doğanın düzenini ne kadar anlayabiliyoruz, ne kadarına müdahale edebiliyoruz ve müdahale ettiğimizi sandığımız şeylerin sonuçlarını gerçekten hesaplayabiliyor muyuz?

Dünya garip bir yer hâline geldi. Belki de dünya hep böyleydi de biz artık bütün bu karmaşayı aynı ekranın içine sığdırabiliyoruz. Bir yanda savaş, diğer yanda sel; bir yanda ekonomik kriz, diğer yanda siyasi öfke… Uzak dediğimiz felaketler birkaç saniyede evimizin salonuna kadar geliyor. İnsan, bütün bunları izlerken kendi hayatındaki küçücük görünen mücadelelerin bile ne kadar yorucu olduğunu yeniden anlıyor.

Çünkü bazen dünyanın yükü, insanın kendi omuzlarındaki yükle birleşiyor.

Mesela benim bu haftam…

İş yerimde benden istenen usulsüz bir işlemi yapmadığım için tehdit edildiğimi düşünüyorum. Ben de hakkımı aramak adına şikâyetçi oldum. Bir kamu yöneticisi olarak görevimi mevzuata, vicdanıma ve hukuka uygun yapmaya çalışırken kendimi bir kez daha gerilimin ortasında buldum. İnsan bazen doğru bildiğini yapmanın bedelini neden ödemek zorunda kaldığını sorguluyor. Oysa asıl sorgulanması gereken, yanlış olduğu düşünülen bir işlemi yapmamanın neden tehdit konusu hâline gelebildiği değil mi?

İşte tam da burada insanın kendi içindeki dengeler bozuluyor. Bir yanda sorumluluklar, diğer yanda baskılar… Bir yanda susmanın kolaylığı, diğer yanda kendine duyduğun saygı. Kimi zaman insanı en çok yoran, yaptığı iş değil; doğru bildiği şeyin arkasında durabilmek için harcadığı enerjidir.

Derken bütün bu olup bitenlerin üzerine bir de Merkür retrosu meselesi çıkıyor!

Her şey ters gidiyorsa Merkür geri gidiyordur. İletişim bozulduysa Merkür, işler aksadıysa yine Merkür, eski defterler açıldıysa zaten kesin Merkür! Sanki gökyüzünde bir gezegen yön değiştirince yeryüzündeki bütün hesaplar şaşıyor.

Acaba Merkür yine mi geri gitti?

Yoksa biz, açıklamakta zorlandığımız her şeye bir sebep bulma ihtiyacımızı mı gökyüzüne yüklüyoruz?

Astrolojiye inananlar kendi yorumlarını yapabilir elbette. Ama gezegenlerin hareketlerini, dünyadaki siyasi gerilimlerin, ekonomik krizlerin, aşırı yağışların ya da iş yerindeki baskıların bilimsel olarak kanıtlanmış nedeni gibi görmek başka bir şeydir. Bazen gökyüzünden çok yeryüzüne, yıldızlardan çok insanın kararlarına bakmak gerekir.

Çünkü bazı dengesizliklerin sorumlusu ne gezegenlerdir ne de kader. Bazen mesele, insanın hırsıdır. Bazen güç arzusudur. Bazen de yanlış olduğunu bildiği bir şeye karşı çıkacak cesareti gösteremeyenlerin sessizliğidir.

Ve işte böyle bir haftanın sonunda kendime şunu söylüyorum: Her şeyi düzeltmek zorunda değilim.

Dünyadaki bütün savaşları bitiremem. Ekonomik krizleri tek başıma çözemem. İstanbul’u bir gecede sel felaketlerinden koruyamam. Herkesin adalet duygusunu yeniden inşa edemem. İş yerimde karşıma çıkan bütün sorunları da tek başıma ortadan kaldıramam.

Bazen yapabileceğim en doğru şey, kendi sorumluluk alanımda doğru durmak ve geri kalan her şeyin yükünü omuzlarıma almamaktır.

Oluruna bırakmak, vazgeçmek değildir. Her şeye boyun eğmek hiç değildir. Bazen insanın, değiştiremeyeceği şeylerle mücadele ederek kendini tüketmek yerine değiştirebileceği şeylere odaklanmayı seçmesidir.

Bu hafta biraz da bunu seçiyorum.

Gürültünün ortasında kendi sesimi duymayı, karmaşanın içinde aklımı korumayı, haksızlık karşısında hakkımı ararken kendimi kaybetmemeyi…

Çünkü denge, her şeyin yolunda gitmesi değildir. Denge, hiçbir şey yolunda gitmediğinde bile insanın kendi merkezini bütünüyle kaybetmemesidir.

Ve belki de hayatın en tuhaf gerçeği şudur: Her şeyin yerli yerine oturması için önce bazı şeylerin yerinden oynaması gerekir.

Bazen alışkanlıklar bozulur, ilişkiler biter, düzenler sarsılır, gerçekler ortaya çıkar. Önce her şey dağılıyormuş gibi görünür. Oysa dağılan şey, belki de zaten ayakta kalmaması gereken bir düzendir.

Kaos her zaman yeni bir düzenin habercisi değildir elbette. Bazen yalnızca kaostur. Ama insan, o karmaşanın içinde neyi koruyacağını, neyi bırakacağını ve nerede duracağını öğrenebilir.

Bu hafta dünyanın dengesi de benim dengem de biraz şaştı.

Olsun.

Her sorunun cevabını bugün bulmak zorunda değilim. Her savaşı bugün bitirmek, her haksızlığı bugün düzeltmek, her düğümü bugün çözmek zorunda da değilim.

Bazen bir adım geri çekilmek, olan biteni izlemek ve enerjini gerçekten değiştirebileceğin şeylere saklamak gerekir.

Çünkü hayat, bizim bütün planlarımızı bekleyecek kadar uslu değil.

Ve Ylz der ki ; Bazen kaos olur ki hayat yeniden düzene girsin.

Yeter ki o kaosun içinde kendimizi kaybetmeyelim.

Dengeler mi?

Belki de mesele, dünyanın dengesini beklemek değil; dünya altüst olurken kendi dengemizi kurmayı öğrenmektir.