Ben mesleğine âşık, otuz yılını sınıflarda yüzlerce evladın gözlerinin içine bakarak geçirmiş bir öğretmenim. Mesleğime aşığım, çocuklarımıza aşk ile bakıyorum hala ilk günkü gibi hepsi benim için çok değerli. Ama hepsinden önce, yüreği sızlayan bir anne, bu ülkenin geleceği için endişelenen bir insanım.
Geçen sene okullarımızda yaşanan şiddet olaylarını izlerken gözyaşlarımı tutamadım. " Bu sene artık olmaz; bizim çocuklarımız yapmaz, bizim evlatlarımızın hamurunda bu toprakların hoşgörüsü, vatana, insanlara, büyüklere saygı var, bu kadar öfkeye düşkün olamazlar" diye umut etmiştim. Yanışmışım !!!!
Ne var ki yeni eğitim yılının daha ilk günlerinde yine silah sesleriyle, yaralanan evlatlarımızla, yüreğimize taş gibi oturan acı haberlerle sarsıldık. Manisa Turgutlu’da bir lise önünde 15 yaşındaki bir çocuğun elindeki tüfekle 11 arkadaşını yaralaması, Siverek’te, Kahramanmaraş’ta, Çekmeköy’de Fatma Nur Çelik öğretmenimizin katledilmesinde ve Başakşehir’de yaşananlarda gördüğümüz acı gerçek şudur: Bu olaylar artık münferit değildir.
Otuz yıllık meslek hayatımda eğitimde çok şeyin değiştiğine tanık oldum. Bugün geldiğimiz nokta, bir öğretmenin tek başına taşıyamayacağı kadar ağır bir yüke dönüştü. Eğitimin en büyük kanayan yarası; sınır tanımadan şımartılan, hiçbir sorumluluk verilmeyen ve her durumda haklı çıkarılmaya çalışılan çocuklardır. Öğretmenin en ufak bir uyarısında CİMER’e şikâyet yağdırıldığı, "Benim çocuğum nasıl düşük not alır?" diye okul kapılarına dayanıldığı, hatta çocukların gözü önünde öğretmenlerin şiddete uğradığı akıl almaz bir dönemden geçiyoruz. Disiplin edilmemiş güç, kontrolsüz güçtür. Hayatın her alanında olduğu gibi çocuklarımıza da disiplini öğretmek zorundayız.
Unutmayalım; öğretmenler geleceğin mimarıdır, bu karanlık tablonun sorumlusu değil. Öğretmenin otoritesini ve itibarını yok ettiğinizde, aslında bir çocuğun sığınacağı en güvenli limanı onun elinden alırsınız. Saygının bittiği yerde önce öğretmene, ardından akran zorbalığıyla diğer çocuklara uzanan bir şiddet sarmalı başlar.
Dünyada eğitimin uğraştığı en büyük sorun; akran zorbalığıdır. Bunun mimarı ise ailelerdir.
Çocuklarımız artık sokaklarda değil, dijital dünyanın sinsi ve karanlık köşelerinde kayboluyor. Siber zorbalıklar, izinsiz paylaşımlar, kapalı grup sohbetlerindeki dışlanmalar ve tehditler... Onları fiziksel bir kavgadan çok daha derin yaralıyor. PISA sonuçlarında yaşam memnuniyeti en düşük ülkelerden biri olmamız bir tesadüf değil. Çocuklarımız "Ben değerliyim, yarınım daha güzel olacak" duygusunu hissedemiyor. Evde silaha kolayca ulaşabilmeleri, sınav baskısı altında ezilmeleri ve ailenin denetimsizliği birleştiğinde; o koca içsel boşluk bazen bir öfkeye, bazen bir bıçağa, bazen de bir silaha dönüşüyor.
Toplum olarak gözlerimizi açmak zorundayız. Sadece okul kapısına güvenlik görevlisi koyarak, kamera sayısını artırarak evlatlarımızı koruyamayız. Güvenlik protokolleri önemlidir ancak asıl çözüm yürektedir, çocuğun kendini güvende, değerli ve anlaşılmış hissettiği bir iklim yaratmaktadır.
Peki ne yapacağız? Sorumluluk hepimizin: hatırlar mısınız eskiden bir çocuk yanlış yapsa tüm mahalle uyarır hatasını düzeltirdi. Şimdi toplum olarak “ bana ne anası babası düşünsün” demek yerine çocuklara hepimizin sahip çıkması gerekiyor.
Aileler sosyal medyada vakit geçirip öğretmenleri eleştirmek yerine evlerinin içine bakmalıdır. Bir çocuk kılık kıyafetine dikkat etmeyi, bir büyüğünün karşısında nasıl oturup kalkması gerektiğini, arkadaşına saygı duymayı ve hatasının bir karşılığı olduğunu önce evde öğrenir. Evde silah varsa, çocuğun asla erişemeyeceği şekilde muhafaza edilmesi yasal ve vicdani bir zorunluluktur.
Eğitim-öğretim ise sadece akademik başarı ve sınav notları üzerinden yürütülemez. Karakter, empati, ahlaki değerler ve öfke kontrolü çocuklarımıza yaşayarak öğretilmelidir. Arkadaşına ve öğretmenine saygısızlık yapan çocuğa disiplin yönetmeliği tavizsiz uygulanmalıdır.
Otuz yıldır sınıflarda en çok şunu gördüm: En sert, en hırçın görünen çocuk bile bir kez gerçekten görüldüğünde; ona sevgiyle ama net bir çizgiyle "Seni bırakmıyorum ama sınırların var" dendiğinde yumuşar ve değişir.
Şiddet bir sebep değil, bir sonuçtur. Nedeni ise çocuklarımızın içindeki o derin yalnızlık, umutsuzluk ve duyulma isteğidir. Sevelim ama şımartmayalım. Yüreğimizi açık tutalım. Ne yaparlarsa yapsınlar bu çocuklar hâlâ bizim çocuklarımız. Onlara anaç bir şefkat, net bir sınır ve gerçek bir umut sunmak zorundayız. Çünkü okul kapılarında patlayan her silah, sınıflarda yaşanan her şiddet olayı aslında zamanında duyulmamış bir "Kimse beni anlamıyor!" çığlığıdır.
O çığlığı bugün hep birlikte duymazsak, yarın başka bir okul kapısında yine aynı kahredici acıyla yüzleşmek zorunda kalırız.
Ylz der ki: sevgi ve güven iyileştirir…
Çığlık
Yeliz Ünal
Yorumlar