Bilenler bilir; iyi bir Fenerbahçe taraftarıyım. Kaybetsek de kazansak da takımından vazgeçmeyenlerdenim. Kadıköy’e maçlara gittim. Kötü günde de iyi günde de takımımın arkasında durdum. Çünkü benim için Fenerbahçelilik, sadece kazanırken sevmek değildir. Asıl mesele, zor zamanda da arkasında durabilmektir. Ama bugün bir yerde durmam gerekiyor.
Çünkü benim Fenerbahçe sevgim sonsuz olabilir ama sabrımın da bir sınırı var. Bu teknik direktör gidene kadar maç izlemiyorum. Bu, Fenerbahçe’den vazgeçmek değil. Tam tersine, Fenerbahçe’ye sahip çıkmak. Çünkü artık mesele bir maçın sonucu değil. Mesele bir teknik direktörün istifa edip etmemesi de değil. Mesele, Fenerbahçe’nin yıllardır içine sıkıştığı o bitmeyen döngü.
Roma maçı bitiyor. 1-1. Archie Brown golünü atıyor. Tribünler ayağa kalkıyor. Yıllar sonra Şampiyonlar Ligi heyecanı yeniden yaşanıyor. Tam o anda kamera İsmail Kartal’a dönüyor. Gözleri dolu. Sesi titriyor. “Yol yakınken, bir daha asla dönmemek kaydıyla istifa ediyorum. Kulübümün önünü açıyorum.” Neymiş pet şişe atılmış!! onaylamamak ile birlikle herkes her gün onlarca zorluk yaşıyor sayın Kartal!
Sonra ne oluyor? Başkan, “Hayır, sen gidemezsin” diyor. Kulüp, “Görevinin başındadır” açıklaması yapıyor. Antrenman saati açıklanıyor. Ve hayat devam ediyor. Ama benim için etmiyor. Çünkü istifa bir duygu gösterisi değildir. İstifa karardır. Kararlılık, verdiğin kararın arkasında durmaktır. Disiplin, söylediğin sözün sorumluluğunu almaktır. Sorumluluk, zor zamanda kendini değil, temsil ettiğin kurumu düşünmektir. Bir gün “gidiyorum” deyip ertesi gün “gitmiyorum” noktasına gelmek kararlılık değildir. Bu, Fenerbahçe’nin ihtiyacı olan şey hiç değildir.
Futbolun tarihine baktığımızda bile karşımıza çıkan ilk şeylerden biri düzendir. Futbola benzeyen ilk top oyunlarından biri, MÖ 300-200 yıllarında Çin’de oynanan Cuju idi. Üstelik yalnızca eğlence değildi; askerî eğitim amacıyla da kullanılıyordu. Disiplin vardı. Kurallar vardı. Hedef vardı. Takım vardı. Oyuncunun kendisini değil, oyunun bütününü düşünmesi gerekiyordu. Antik Yunan’da Episkyros, Orta Asya’da tepük gibi farklı top oyunları oynandı. Sonra 1863 geldi. Modern futbolun temelleri İngiltere’de atıldı. Londra’da Football Association kuruldu ve oyunun kuralları yazılmaya başlandı. El kullanmak yasaklandı. Kurallar belirlendi. Oyunun sınırları çizildi. Çünkü futbolun özü başıboşluk değildi. Futbolun özü disiplindi.
Bugün futbolun amacı yalnızca topu ağlara göndermek değildir. Takım olabilmektir. Kurala uymaktır. Pozisyonunu bilmektir. Görevini yapmaktır. Kaybettiğinde sorumluluk almaktır. Kazandığında haddini bilmektir. Ve en önemlisi, kendini takımın ve kulübün üzerinde görmemektir. Çünkü futbolda yıldızlar vardır ama yıldızlar takımın üzerinde değildir. Teknik direktörler vardır. Âmâ teknik direktörler kulübün üzerinde değildir. Başkanlar vardır. Âmâ başkanlar da Fenerbahçe’nin üzerinde değildir. Kimse Fenerbahçe’den büyük değildir.
Bir de işin askerî tarafı var. Disiplinin en temel anlamlarından biri, verilen görevi yerine getirmek ve alınan kararın arkasında durmaktır. Askerî disiplin; emir-komuta, sorumluluk, görev bilinci, dayanıklılık ve gerektiğinde kişisel duyguları kurumun önüne koymamaktır. Çünkü orada “Ben bugün böyle hissediyorum” diye bir sistem kurulmaz. Görev vardır. Sorumluluk vardır. Kararlılık vardır. Şımarıklık yoktur. Kapris yoktur. “Ben giderim ama aslında gitmem” yoktur. “Ben olmazsam olmaz” yoktur. Çünkü hiçbir kurum bir kişinin egosundan büyük değildir. Hele ki söz konusu Fenerbahçe ise... Kimse Fenerbahçe’den büyük değildir. İşte bugün benim itirazım tam olarak buna. İsmail Kartal’ın tavrı bana göre artık takıma güven vermiyor. Taraftarı birleştirmiyor. Aksine taraftarın sinirini, hayal kırıklığını ve güvensizliğini büyütüyor.
Bir teknik direktörün görevi kendi varlığını tartıştırmak değildir. Görevi takımı yönetmektir. Oyuncusunu hazırlamaktır. Taraftarına güven vermektir. Kulübünü temsil etmektir. Kriz çıktığında krizin kendisi haline gelmek değil, krizi yönetmektir. Çünkü teknik direktörlük yalnızca taktik tahtasına birkaç ok çizmek değildir. Karakter meselesidir. Disiplin meselesidir. Liderlik meselesidir. Ve liderlik, gerektiğinde en zor kararı alabilmektir. Fenerbahçe taraftarı yıllardır çok şey gördü. Şampiyonluklar gördü. Kaybedilen şampiyonluklar gördü. Büyük oyuncular gördü. Büyük hocalar gördü. Yönetimler geldi, yönetimler gitti. Futbolcular geldi, futbolcular gitti. Ama Fenerbahçe kaldı.
Çünkü Fenerbahçe bir kişinin hikâyesi değildir. Fenerbahçe bir kurumdur. Bir kültürdür. Bir mücadeledir. Bir karakterdir. Bu nedenle bir teknik direktörün kaprisleri, restleri, istifaları ve geri dönüşleri Fenerbahçe’nin önüne geçemez. Geçmemeli. Ben artık aynı filmi izlemek istemiyorum. “İstifa ediyorum.” “Hayır, etmiyorsun.” “Görevinin başında. “Önünü açıyorum.” “Devam ediyor.” Sonra yeni maç. Sonra yeni kriz. Sonra yeni açıklama. Sonra yeniden aynı hikâye. Yeter.
Futbol disiplin ister. Fenerbahçe disiplin ister. Fenerbahçe kararlılık ister. Fenerbahçe sorumluluk ister. Fenerbahçe’nin başında olan herkes, Fenerbahçe’nin büyüklüğünün farkında olmak zorundadır. Şımarıklık olmaz. Kapris olmaz. Kişisel hesap olmaz. “Ben olmazsam olmaz” hiç olmaz.
Çünkü Fenerbahçe bir insanın egosunu tatmin etmek için kurulmadı. Unutma İsmail Kartal, bu takım 1907 yılında Kurtuluş Savaşı’nda, ülkede bedenî ve fikrî terbiyeyi yaymak, Türk gençlerini zorluklara, vatan savunmasına ve askerî seferberliklere hazırlamak amacıyla kuruldu
İsmail Kartal... Gideceksen git. Âmâ giderken şunu unutma: Fenerbahçe senden büyük.
Kartal, rüzgârın yönüne göre karakter değiştirmez. Kartal, korktuğunda kanatlarını kapatmaz. Kartal, bir yere ait olduğunu unutmaz. Ve en önemlisi: Kartal asla vazgeçmez. Ama İsmail Kartal vazgeçer…
Ylz der ki; Kartal avcıdır, yüksekten süzülür; kanarya ise dayanıklılığın simgesidir. Bilimsel olarak kartal tek başına hükmeder, kanarya ise sürü halinde hayatta kalır.
Fenerbahçe bir kartalın egosu değil, kanaryanın kolektif direncidir.