2026-2027 sezonunun ilk derbisi Fenerbahçe ile Beşiktaş arasında oynandı. İlginç bir derbi oldu. Bir Fenerbahçe taraftarı olarak elbette maçı bizim kazanmamızı isterdim ama olmadı. Beşiktaş geriden gelerek maçı kazandı, tebrik etmek gerekir. Sonrasında ne oldu? Her maçtan sonra olduğu gibi eleştiriler başladı. Hakem eleştirildi, oyuncular eleştirildi, teknik direktör eleştirildi… Çünkü biz eleştirmeyi gerçekten çok seviyoruz. Bir maç kaybedildiğinde herkesin mutlaka söyleyecek bir sözü oluyor. Bu arada ilginç bir istatistik çıktı karşıma: İhtiyar nüfusu artık genç nüfusun önüne geçmekte dünyada. Bunu önümüzdeki hafta ele almayı düşünüyorum. Hoş geldin ihtiyar dünya!
Selam! Bugün, kahveni ya da çayını aldıysan, gel biraz içimizi dökelim. Şu hayatta seni en çok yoran şey ne desem, muhtemelen "başkalarının ne düşündüğü" veya "herkesi memnun etmeye çalışmak" listende ilk üçe oynar. Sosyal medyada kusursuz görünme çabası, iş yerinde herkesin seni onaylaması beklentisi, aileye yaranma klişeleri… Sürekli birilerine kendimizi beğendirmeye çalışırken, arkada bir yerde asıl kendimizi unutuyoruz. Oysa o altın kuralı her gün aynaya bakıp hatırlamak gerek: Kimseyi memnun etmek zorunda değilsin, sadece kendin olmak zorundasın.
Tam da buradan hareketle geçenlerde aklıma dünyaca ünlü yazar Dan Brown geldi. Dan Brown, özellikle Da Vinci Şifresi gibi kitaplarıyla milyonlarca okura ulaşmış, eserleri sinemaya uyarlanmış bir yazar. Ama eleştirmenler yıllardır bu adama vuruyor da vuruyor. "Kitapları hep aynı formülde", "Edebi derinliği yok", "Karakterleri robot gibi" diye acımasızca eleştiriyorlar.
Dan Brown’ın hayatına dair ilginç birkaç detay okudum ve "İşte bu!" dedim. Adam tam bir çılgın! Mesela yazma tıkanıklığı yaşadığında ne yapıyor biliyor musun? Özel botlarını giyip evde tavana kendini ayaklarından ters asıyor! Beynine kan gitsin de ilham gelsin diye. Sabahları hiç şaşmadan 04:00’te uyanıyor, masasına bir kum saati koyuyor ve her saat başı çalan alarmla zorunlu olarak şınav-mekik çekiyor. İnterneti olmayan, dış dünyadan tamamen kopuk odalarda yazıyor.
Pekii, Dan Brown ne yapıyor? Oturup "Tüh, eleştirmenler beni sevmedi, dur biraz ağır ve ağdalı felsefi romanlar yazayım da beni entelektüel bulsunlar" mı diyor? Asla! Adam kendi bildiği yoldan yürüyor. O çok eleştirilen "ters" alışkanlıklarını, heyecanlı ve sürükleyici tarzını hiç bozmuyor. Çünkü o, başkalarının çizdiği "ideal yazar" kalıbına girmeyi reddediyor; sadece kendisi oluyor. Sonuç? Kitapları dünyada yüz milyonlar satıyor, sinemaya uyarlanıyor ve milyonlarca insan onun kurgularına bayılıyor.
İşte Dan Brown'ın bu "ben böyleyim, işine gelen beğenir" duruşu hepimiz için harika bir örnek. Başkalarını memnun etmeye çalışmak, dibi delik bir kova gibi. Ne yaparsan yap, birileri her zaman senin tarzını "fazla", kararlarını "saçma", karakterini ise "tuhaf" bulacak. Eğer hayatını komşunun, iş arkadaşının ya da sosyal medyadaki takipçilerin onayına göre yaşarsan; günün sonunda elinde başkalarının kurguladığı, sana hiç ait olmayan yapay bir hayat kalır.
Tıpkı Dan Brown gibi, senin de kendine has "tuhaflıkların", kimseye uymayan ters özelliklerin, garip hobilerin olabilir. Belki sabahın köründe uyanmayı seviyorsun, belki kimsenin dinlemediği müziklerle coşuyorsun, belki de hayatı herkesin gittiği yoldan değil de tersten yürüyerek yaşıyorsun. Bırak öyle olsun! Seni eleştirenler hep konuşacak, onlara malzeme vermekten korkma.
Hatta geçenlerde bir yerde, kitabında belirli bir harfi hiç kullanmaması üzerinden yapılan yorumlara rastladım. Dedim ki kendi kendime: İnsanlar gerçekten herkesi ve her şeyi eleştirmek için bir sebep bulabiliyor. İşte asıl mesele de burada başlıyor. Herkesi memnun etmek mümkün mü? Dünyanın bize görünmez bir pranga gibi taktığı şeylerden biri de bu: Başkalarının onayını alma ihtiyacı.
Sosyal medyada beğenilmek, iş yerinde takdir edilmek istiyoruz. Ailemizin beklentilerini karşılamaya çalışıyoruz. Arkadaşlarımızın ne düşüneceğini hesap ediyoruz. Bazen öyle bir noktaya geliyoruz ki kendi hayatımızı yaşamaktan çok, başkalarının bizim hakkımızda ne düşüneceğini yönetmeye çalışıyoruz. Oysa çok basit bir gerçek var: Kimseyi memnun etmek zorunda değilsin. Çünkü ne yaparsan yap, mutlaka birileri seni eleştirecek. Çok konuşursan “çok konuşuyor” diyecekler. Susarsan “kendini beğenmiş” diyecekler. Çalışırsan “işkolik” olacaksın. Çalışmazsan “tembel”. İyi giyinirsen “gösteriş meraklısı”, sade giyinirsen “kendine bakmıyor”. Kendi kararını verirsen “bencil”, başkasını dinlersen “kendi aklı yok”. Yani mesele çoğu zaman senin ne yaptığın değil, karşı tarafın seni nasıl görmek istediği. O zaman herkesi memnun etmeye çalışmanın nasıl bir anlamı olabilir?
Dan Brown örneğinde sevdiğim şey tam olarak bu. Onu eleştirenler var diye kendi tarzından vazgeçmedi. “Acaba eleştirmenler beni daha çok beğensin diye başka türlü mü yazmalıyım?” diye düşünmedi. Kendi tarzını oluşturdu. Kendi hikâyelerini anlattı. Ve milyonlarca insan da o hikâyeleri okumak istedi.
Burada önemli bir ayrım var elbette: Eleştiriye kapalı olmakla, herkesin onayını aramamak aynı şey değil. Eleştiri değerlidir. Bazen bizi geliştirir. Bazen görmediğimiz bir hatayı gösterir. Ama her eleştiriyi hayatımızın direksiyonuna oturtmak zorunda değiliz. Çünkü bazı insanlar seni geliştirmek için eleştirir, bazıları ise seni kendi beklentilerine uydurmak için. İkisini birbirinden ayırmayı öğrenmek gerekiyor.
Nutella değilsin! Ne kadar uğraşırsan uğraş, birilerinin seni beğenmemesi kaçınılmaz. Bırak beğenmesin. Herkesin seni sevmesi gerekmiyor, anlaması da gerekmiyor, senin seçimlerini doğru bulması hiç gerekmiyor.
Senin görevin, başkalarının beklenti listesindeki bütün kutucukları işaretlemek değil. Senin görevin kendi hayatının sorumluluğunu almak. Kendi doğrularını bulmak. Kendi hatalarını yapmak. Ve gerektiğinde “Hayır, ben böyle istiyorum” diyebilmek. Çünkü sürekli başkalarının ne diyeceğini düşünerek yaşarsan, bir süre sonra aynaya baktığında kendini değil, başkalarının senden beklediği kişiyi görmeye başlarsın.
Hayat, başkalarının yorumlarına göre düzenlenecek kadar uzun değil. Birilerinin seni eleştirmesinden korkarak sevdiğin şeylerden vazgeçme. Birilerinin anlamayacağını düşünerek hayallerini küçültme. Birileri “Artık bu yaştan sonra olmaz” dedi diye hayatının kapılarını kapatma. Birileri senin seçimini beğenmiyor diye kendi hayatından vazgeçme.
Çünkü sonunda herkes kendi hayatına dönecek. Sen ise kendi hayatınla baş başa kalacaksın. O yüzden kendi hikâyenin başrolünü başkasına verme. Senin de kendine has tuhaflıkların olabilir. Herkesin anlamadığı alışkanlıkların, sevdiğin şeyler, farklı kararların, hatta zaman zaman yaptığın hataların olabilir. Bırak olsun. Mükemmel olmak zorunda değilsin. Herkese kendini anlatmak zorunda da değilsin.
Kendin olmak, herkesi memnun etmekten çok daha değerlidir. Bir gün geriye dönüp hayatına baktığında “Herkes beni beğendi mi?” sorusundan çok daha önemli bir soru olacak: “Ben kendi hayatımı gerçekten yaşadım mı?” Cevabın “Evet” olsun. Çünkü bu hayatta başyapıt dediğimiz şey, herkesin alkışladığı hayat değil; bütün eleştirilere rağmen sana ait olan hayattır. Ve unutma:
Ylz der ki; Herkesi mutlu edemezsin. Çünkü sen Nutella değilsin.