Globali meşgul eden politik gelişmeler ve popüler kültür gündemi arasındaki uçurum hiç olmadığı kadar derin ve baş döndürücü. İnanması güç, ama bu iki ucu birbirine bağlayan ve günün anlam ve öneminin de altını çizen bir unsur var; topuklu ayakkabılar.

2026-27 Sonbahar/Kış Moda Haftaları, Paris ayağıyla artık sona yaklaşırken, Jonathan Anderson’ın Dior için tasarladığı koleksiyon, adeta çiçek açmış silüetlerden oluşuyordu. Oyuncu proporsiyonlar, volanlı mini ceketler ve zengin dokulu kumaşlarda okunan, Christian Dior’un çiçeklere olan hayranlığı ve kadınları birer çiçek gibi ele alışına Anderson’ın modern yaklaşımı ve başarılı göndermeleri oldu. Defileyi Tuileries Bahçesi’nde yerinde izleyenler kadar sosyal medya üzerinde takip edenlerin de favori parçası, ardı arkası gelmeyen paylaşımlara bakılırsa, Claude Monet’nin ‘Nilüferler’ tablo serisine bir övgü niteliği taşıyan topuklu sandalet tasarımlarıydı. Bu ayakkabıların bir tutkuya dönüşmesinin tarihteki izi sürüldüğünde ise karşımıza şaşırtıcı bir figür çıkıyor. Atların koşum takımlarında üzengiye ayakları tam oturması için icat ettikleri sivri topuklu ayakkabılarıyla 10. yüzyıl Pers savaşçıları…

Platform ayakkabıların örnekleri Japonya’daki Geta takunyalarda, Osmanlı’ya özgü nalınlar ya da Antik Yunan’daki Buskin sandaletlerde tarihte yer alsa da, Perslerin ayakkabılara verdiği şekil İpek Yolu üzerinden Avrupa’ya ulaştığında farklı bir rol için benimsendiler. 16. yüzyılda Venedikli soylu hanımlar, etekleri çamurlara batmasın diye bu ayakkabıları tercih ederken, sosyal sınıf ve sarayın giyim kurallarını getirdiği uygulamalarıyla meşhur Fransa Kralı XIV. Louis kırmızı topuklu ayakkabılarıyla erkekler için bir güç statüsü olarak onları kodladı. 1789 Fransız Devrimi’yle beraber aristokratlar ve onların süslü görünümleri gözden düşmeye başlayınca, erkeklerin toplumdaki rolleri ve görünümleri değişti ve topuklu ayakkabılar kadınlara has bir moda unsuru olarak kaldılar. Sanayi Devrimi ise artık belli standartlarda üretilen ürünlerin büyük kitlelere ulaşmasına yaradı ve topuklular demokratize olarak her sınıftan kadınla buluşur oldular. İşte, tam da II. Dünya Savaşı’ndan sonra Christian Dior’un kadınlara yeniden bir ‘alım’ katmak için beli ince siluetler tasarladığı yıllarda, André Perugia, Roger Vivier ve Salvatore Ferragamo gibi yeteneklerin elinde bu ayakkabılar bir transformasyon daha geçirdiler, incelip yükseldiler ve yeni bir isim aldılar. İtalyanca’da keskin bir bıçak cinsi olan stiletto, artık seksapel unsuru bu ayakkabılara verilen isim oldu. Sinema sektörü ve Hollywood’un bu algıdaki rolü büyüktü; Marilyn Monroe’nun ‘sarışın bomba’ imajını tamamlayan ya da Alfred Hitchcock’un 1963 yapımı ‘Kuşlar’ filminde Tippi Hedren’in ayaklarına odaklandığı sahneleri süsleyenler hep onlar oldular. Baştan çıkarma ve tehlike ile ilişkilendirildiler, bir femme fatale unsuru olarak görülmeye başlandılar. Greta Gerwig imzalı 2023 yapımı ‘Barbie’ filminde tiye alındığı gibi parmak ucunda yürümeye alışan bu deforme ayakların ardındaki stilettolar, 1970’lerdeki feminizm akımıyla reddedilseler de 1980’lerde kadınlar Power Dressing akımının etkisiyle stilettoları yeniden kucakladılar. Erotik birer güç objesi olmaları, Helmut Newton gibi fotoğraf sanatçılarının eserlerine yansırken geleneksel cinsiyet bariyerlerine meydan okuyan David Bowie ya da Prince gibi erkek sanatçıların ikonik görünümlerinin ayrılmaz birer parçası oldular. 1990’lar ve sonrasında ise Manolo Blahnik, Christian Louboutin ve Giuseppe Zanotti gibi tasarımcıların başı çektiği, sanatsal ilhamlarla heykelsi çalışmalar olarak ele alınan, modanın ve kadınların yegane arzu objesiydi artık stilettolar.

Topuklu ayakkabılar şu sıralar, ergonomi ve rahatlığı önceliklendiren yeni bilinç akımıyla, dünya ticaretini ve gardıropları ele geçiren sneaker spor ayakkabı satışlarının gölgesindeler ama hala zarafet ve kedigil feminenliğin ifadesi olmaya devam ediyorlar, tıpkı son Dior çalışmalarında olduğu gibi. Pers savaşçılar veya İtalyan bıçaklarıyla anılmasalar da, nadiren bir cinayet silahı olarak kullanıldıklarının haberi çıkabiliyor - özellikle de kendisini erkek şiddetine karşı savunmak zorunda olan kadınlar tarafından. 8 Mart tarihinde ise 2001 yılından bu yana kadına şiddete karşı bilinç uyandırmak ve yardım kurumlarına bağış toplamak için düzenlenen Walk A Mile In Her Shoes adlı organizasyona belki de dikkatimizi çevirmeliyiz. Ne de olsa topuklu ayakkabılar giyerek koşu yarışı yapan hemcinsleri gibi en çok kadınların değerini bilme görevi erkeklere düşüyor. Kadınların kendilerini, ister stiletto ister düz ayakkabılarla, ülkemizde ve her yerde güvende hissettikleri yarınlara… Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun.