Bir insan gerçekten seçilmiş olduğu için mi kahraman olur, yoksa seçildiğine inandığı için mi? 2008 yapımı Kung Fu Panda, ilk bakışta eğlenceli bir animasyon ve klasik bir kahramanlık hikâyesi gibi görünür. Ancak filmin merkezinde yalnızca kung fu öğrenen bir panda değil, ona yüklenen bir kimliği taşımaya çalışan bir karakter vardır.
Filmin kahramanı Po, babasının erişte dükkânında çalışan sakar ve sıradan bir pandadır. En büyük hayali kung fu ustaları gibi olmaktır; fakat kendisini onların dünyasının dışında görür. Bir gün tapınakta yapılan törende beklenmedik bir şey olur ve Po “Ejderha Savaşçısı” ilan edilir. Böylece bir anda tüm vadinin kaderi onun omuzlarına yüklenir. Hikâye tam da burada başlar. Çünkü film aslında Po’nun kung fu öğrenme sürecinden çok, ona verilen bu kimliği kabullenme sürecini anlatır.
Po’nun yaşadığı dönüşüm yalnızca kişisel bir güçlenme hikâyesi değildir. Bu noktada Fransız düşünür Louis Althusser’in ideoloji ve özne üzerine düşünceleri ilginç bir çerçeve sunar. Althusser’e göre insan özne olarak doğmaz; özne olarak çağrılır. Yani birey, kendisine yöneltilen bir kimliğe cevap verdiği anda o kimliği üstlenir ve o kimliğin sorumluluklarını taşımaya başlar.
Po’nun Ejderha Savaşçısı ilan edilmesi tam olarak böyle bir andır. Bu kimliği kendi içinde keşfetmez; ona bu rol verilir. O andan itibaren herkes ondan vadinin kurtarıcısı olmasını bekler. Eğitim sahneleri de bu yüzden yalnızca dövüş tekniklerinin öğrenildiği anlar değildir. Aynı zamanda Po’nun yeni kimliğine uyum sağlamaya çalıştığı bir disiplin sürecidir. Onun bedeni, alışkanlıkları ve hatta kendine bakışı bu kimliğe göre yeniden şekillenmeye başlar.
Filmin en dikkat çekici sahnesi ise Ejderha Parşömeni’nin açıldığı andır. Çünkü parşömenin içinde gizli bir teknik ya da doğuştan gelen bir güç yoktur. Aslında orada hiçbir şey yoktur. Bu boşluk, filmin en önemli mesajını ortaya koyar. Po’yu özel yapan şey gizli bir sır değildir; kendisine anlatılan hikâyeye inanmasıdır.
Bu noktada film, günümüz dünyasında çok sık duyduğumuz bir düşünceyi hatırlatır: “İstersen yaparsın.” Bu cümle ilk bakışta motive edici görünür. Ancak aynı zamanda görünmez bir yük de taşır. Çünkü başarı herkes için mümkünse, başarısızlık da bireyin kendi sorumluluğu haline gelir. Böylece “özel olma” fikri, bireyin omzuna sürekli kendini kanıtlama zorunluluğu yükler.
Bu yönüyle Kung Fu Panda yalnızca bir animasyon değil, modern bireyin nasıl bir “seçilmiş kişi” hikâyesi içinde kurulduğunu da gösterir. Film, Po’nun hikâyesi üzerinden izleyiciye de benzer bir çağrı yapar: Herkes özel olabilir. Ama bu özel olma hali aynı zamanda sürekli bir sorumluluk ve beklenti yaratır.
Sonunda Po, Tai Lung’la yüzleşir ve kazanır. Ancak asıl dönüşüm dövüşte değil, Ejderha Parşömeni’nin boş olduğunu gördüğü anda gerçekleşir. Çünkü o an Po şunu fark eder: Bazen insanı değiştiren şey gizli bir güç değil, kendisi hakkında anlatılan hikâyedir.