Sanat dünyası ibretlik bir mahkeme kararına bu hafta şahit oldu; New York’ta tam 11 yıldır süren davanın sonucunda 25 milyon dolar değerindeki bir Modigliani tablosu, koleksiyoner bir milyarderden alınarak asıl sahibine iade edildi. 1918 tarihli ‘Seated Man with a Cane’ (Bastonuyla Oturan Adam) adlı eser, birkaç kez el değiştirdikten sonra sanat simsarı David Nahmad’ın koleksiyonuna dahil olmuştu, ancak asıl hikayesi başkaydı. Nazilerin Paris’i işgali sırasında galeri sahibi Oscar Stettiner, 1939 yılında en değerli varlığı olan Modigliani imzalı tablosunu dahi geride bırakarak şehirden kaçmış ve canını kurtarmıştı. II. Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra Fransız mahkemelerine başvurarak tablosunun peşine düşmüş ancak ömrü adaletin yerini bulduğunu görmesine yetmemişti. Takvimler Nisan 2026’yı gösterdiğinde torununun açtığı dava sonucu eser yeniden Stettiner’in ailesine geçti ve bu el değiştirme, benzerini daha çok göreceğimiz bir karma zincirinin ilk halkası olabilir.

Holocaust Expropriated Art Recovery (HEAR - Holokostta Yağmalanan Sanatın İadesi) adlı yasa, 2016 senesinde Amerika’da kabul görmüş ve tüm sanat kurumlarına bünyelerinde bulunan, kökeniyle ilgili karanlık gerçeklerin olabileceği eserleri açıklamaları için süre tanınmıştı. Örneğin geçtiğimiz yıl, Chicago Sanat Enstitüsü’nde sergilenen Egon Schiele imzalı bazı eserlerin, aslında 1941’de Dachau’daki bir toplama kampında hayatını kaybeden bir koleksiyonere ait olduğu ortaya çıkmış ve varislerine iade edilmesi yönünde benzer bir mahkeme kararı çıkmıştı.

2014 yılında George Clooney’nin yazıp yönettiği ‘The Monuments Men’, 2015 tarihli ‘Woman in Gold’ ve 2024 yapımı ‘Le Tableau Volé’ gibi filmler, Nazi istilası süresince Almanya ve Fransa başta olmak üzere Avrupa’daki yahudi toplum üyelerinin evlerinden yağmalanan ya da zorla sembolik rakamlara satılmış gibi kağıt üstünde gösterilen sanat eserlerinin hikayelerini konu alıyor. II. Dünya Savaşı’nda yaşanan bu trajedi süresinde ters köşe bir örnek ise tanıdık bir isimden geliyor; Camondo Ailesi ve Nazilerin dokunamadıkları koleksiyonu.

1781 yılında İstanbul’da doğan Abraham-Salomon Camondo, İspanya’dan kaçarak Osmanlı’ya sığınan Sefarad Yahudisi bir ailenin üyesiydi. Kardeşiyle birlikte kurdukları Camondo & Cie. adlı banka ile Osmanlı Sultanı’nın güvendiği isimler arasına girerek zenginleşen ve saygı toplayan aile, imparatorluk topraklarında yaşamakta olan Yahudi cemaatinin eğitim alabilmesi için ayrıca özel çaba göstermişti. 1800’lerde imparatorluğun zora girmesi ve Avrupa’nın daha stabil bir ekonomik iş ortamı sağlamasıyla Camondo’lar önce İtalya’ya, sonra da Paris’e göç etmişlerdi. Ailenin kurucu büyüğü sayılan Abraham-Salomon Camondo’nun naaşı ise, 1871’deki vefatı ardından vasiyeti üzerine Hasköy’e getirilmiş ve resmi bir törenle doğduğu topraklara gömülmüştü.
Günümüzde bu yapıdan ziyade aile, Galata Semti’ndeki Bankalar Caddesi üzerinde yaptırdıkları Camondo Merdivenleri ile anılıyor. Yolu Paris’e düşenleri ise hikayenin devamı bekliyor.

Fransa’ya göç etmeleri ardından bankerliğe devam eden Camondo Ailesi, Paris’in prestijli Monceau Parkı’na bakan bir araziyi satın alır ve üzerine bir malikane inşa etmesi için mimar René Sergent ile anlaşır. 1914 yılında tamamlanan görkemli yapı, dışarıdan Versailles Sarayı’ndaki Petit Trianon Köşkü’ne benzese de içerisi, ısıtma ve boru sistemleriyle dönemin son teknolojisiyle donatılmıştır. Özellikle Abraham-Salomon Camondo’nun büyük torunu olan Moise de Camondo’nun antika ve sanata olan merakıyla bu adres, eşi benzeri olmayan 18.yüzyıl mobilyaları, duvarları süsleyen Gobelins halıları, porselen takımlar ve hatta Rus Çariçesi Katerina’nın sevgilisine hediyesi olan bir gümüş takım gibi objelerle zaman içinde dolup taşar. Elisabeth Vigée-LeBrun, Francesco Guardi ve Hubert Rober gibi sanatçılara ait tablolar ise duvarları süslemektedir. Peki, tüm bu değerli eşya ve eserler Nazi yağmasından nasıl kurtulur? İşte, hikayenin bu dönüm noktası ilginç ve bir o kadar da hüzünlü.

Moise de Camondo’nun sanat ve antika koleksiyonundan çok sevdiği oğlu Nissim, I. Dünya Savaşı’nda bir Fransız askeri olarak şehit düşer ve onun anısını yaşatmak isteyen babası bu evi, oğluna adanmış bir çeşit anı evine dönüştürür ve 1935 yılındaki vefatı öncesi içindeki tüm eserlerle küçük bir sarayı aratmayan bu malikaneyi Fransız Devleti’ne bir bağışlar. Artık Nissim de Camondo Müzesi olan bu adrese, devlet kurumu statüsüne sahip olduğu için 1940 yılında şehri işgal eden Naziler tarafından dokunulmaz. Moise’in kızı Beatrice Reinach, eşi ve çocuklarıyla Auschwitz Kampı’nda öldürülür ancak Camondo’ların koleksiyonu ilk günkü gibi kalır ve günümüze ulaşır.

Nissim de Camondo Müzesi, bu yıl tadilat ihtiyacından ötürü 2027 yılına dek kapalı ancak Fransa Hükümeti renovasyon giderleri için websitesi üzerinden sanatseverlere bağış çağrısında bulunmakta. Tıpkı Mattheys Köşkü gibi İzmir’in değerli tarihi yapılarını müze olarak şehre kazandıran ve Sonia & Robert Delaunay sergisi eşliğinde geçtiğimiz hafta kapılarını Mistral’de açan yeni galerisinde Centre Pompidou ile işbirliğine imza atan iş insanı Lucien Arkas gibi bir figür Paris’ten çıkmaz mı?