Dünyaca ünlü bir sinema yıldızı ve faili meçhul bir cinayet. Sürükleyici bir kurgunun senaryosunu andıran bu girizgah, şimdilerde pek hatırlanmayan, aslında yaşanmış bir olayın özeti. ‘Plein Soleil’, ‘La Piscine’ ve ‘Le Samouraï’ gibi 1960’lar Fransız sinemasının kült filmlerinin başrol oyuncusu Alain Delon, yeteneği kadar yakışıklılığıyla da milyonların başını döndürmüş bir efsane. Ne var ki 1968 yılında koruması Stefan Markovic’in cansız bedeninin şehir dışında bir arazide bulunması ve geride bıraktığı “Eğer ölürsem bunun sorumlusu Alain Delon ve mafya dostlarıdır” notu, o yıllar aktörün karanlık ilişkilerine dair şüpheler doğurmuştu. Yazar Edward Chisholm, ‘Murder in Paris ‘68: A True Story of Death and Glamour’ adlı yeni romanında, Delon’un hayat hikayesini, kariyeri, karıştığı bu skandal beraberinde çıkan orji dedikoduları eşliğinde anlatıyor. Arşiv incelemeleri, eski gazeteciler, polisler ve tetikçilerle görüşmeleri, sonuçlandığında hiç kimsenin hüküm giymediği yedi yıllık cinayet davası… Olumlu eleştiriler alan kitap aslında şu sıralar daha sık karşılaştığımız bir soruyu soruyor; ekranlarda görüp, şarkılarını dinleyip hayranlık beslediğimiz medyatik bir ismi gerçekten ne kadar tanıyabiliriz?
Amerika’da vizyona giren yeni yapım ‘Michael’ bu sorunun birden fazla yanıtı olduğunu hatırlatıyor. Michael Jackson, güçlü sesinden dünya problemlerine dikkat çeken şarkı ve müzik videolarına, Pop Müziğin Kralı unvanını kazanmış, sayısız hite imza atmış bir sanatçıyken yaşamının son yıllarında çocuk istismarıyla anılır olmuştu. Açılan farklı davalarda ismi aklanırken vefatı ardından hazırlanan 2019 yapımı ‘Leaving Neverland’ adlı belgesel, farklı mağdurlara mikrofonu uzatarak aslında konunun çözülmediğini topluma hatırlatmıştı. Farklı aile üyelerinin prodüksiyonunu üstlendiği ‘Michael’ ise film eleştirmenleri tarafından olumsuz geri dönüşler aldı. Yıldızın zedelenen imajı düzeltmek istenirken bu sefer yaratıcı kimliğinin hakkının verilmediği yönündeki kritikler çoğunlukta.
Toplumun ikiye bölündüğü ve afallatan bir diğer açmazın başrolü ise Woody Allen’a ait. Efsane yönetmen evlatlık edindiği kızı Dylan Farrow tarafından çocukken taciz edilmekle suçlanıp mahkemede aklanmış, ancak başka bir evlatlık kızı olan Soon-Yi Previn ile evlenmişti. Bir kesim Allen’ın projelerinde yer almaya devam ederken, diğerleri kendisiyle anılmaktan imtina ediyor. İşin ilginci konu hakkında yorum yapmayan biyolojik oğlu Ronan Farrow’un istismar üzerine hazırladığı devrim niteliğindeki makale. Aralarında Angelina Jolie gibilerinin de olduğu film endüstrisindeki sayısız kadın tarafından taciz ve tecavüzle suçlanan ve hüküm giyen Harvey Weinstein hakkında hazırladığı yazı ile kendisi 2018’de New York Times’a Pulitzer Ödülü’nü kazandırmıştı. Weinstein dosyası, global bilinçte bir farkındalık yaratmış, ‘Me Too’ akımına ön ayak olmuştu. Güç ve mevki sahibi erkeklerin çevirdikleri kanunsuz ve etik dışı işler artık yanlarına kalmayacaktı. Artık göz ardı edilecek, hoş görülecek ya da unutulacak istismarcılara yer yoktu, yeni çağ ‘cancel’ kültürüne aitti.
Konserleri teker teker yasaklanan Kanye West, şu sıralar adaletin yerini bulmakta olduğu bir ‘iptal’ kahramanı. Müzik ve moda alanlarında kreatif ve üretken olması, ya da gazetelerde boy boy özürler yayınlaması, antisemitik yorumlarını hiç kimseye unutturamıyor, kimileri psikolojik sorunları olduğunu hatırlatıp durumu yumuşatmaya çalışırken Polonya ve İsviçre gibi hükümetler Hitler hayranı olduğunu ifade etmiş olan herhangi birinin ülkelerinde konser vermesine ve böylece nefret söyleminin kabul görmesine izin vermiyor. Hata yapan cezasını ödüyor, ta ki samimiyetle cezasını çektiğine toplum vicdanı ikna olana kadar - tıpkı moda tasarımcısı John Galliano örneğinde olduğu gibi.
Ünlü isimlere yöneltilen ağır suçlamalar geçerli yasal sebeplere dayandığı ve sonuca vardıklarında hayatın adil olabileceğine şahitlik etmek güzel, ancak sevgi ve saygı beslenen bir simanın maskesinin düşmesi elbette nahoş bir tortu bırakıyor. Kimse Michael Jackson’ın şarkılarına aynı hevesle eşlik etmiyor ya da Woody Allen’ın filmlerine aynı rahatlıkla gülemiyor. Suçluluk hissi, ahlak ve insan değerlerini zorlayan senaryolarda bizlere eşlik ediyor, sanki kulağımıza “Gözünü dört aç, kimse göründüğü gibi değil, buna ünlü ve zengin sanatçılar da dahil” diye fısıldıyor. Ne yazık ki Epstein davası gibi haberlere yansıyan türlü kötücül gelişmeler, duyarlı bünyelerin evhamlarını dindirmeye yardımcı olmuyor. Güvensizlik hissinin tavan yaptığı günümüzde, söz sahibi ama suçsuz olanlar da paranoyak tavırlara maruz kalıyor. Hatta varlıklı, yetenekli ve meşhur kişilere duyulan, bazen safi kıskançlıkla bazen de servet eşitsizliğine isyanla yoğrulmuş öfke, ‘Eat the Rich’ (Zenginleri Yiyin) akımına ön ayak oluyor. Adalet karşısında herkesin hesap vermesi ve eşit olması gerektiği bir gerçek, ama komplo teorilerine varan dezenformasyonlar ve karalama kampanyasının ötesine gitmeyen iddialar insanların hayatıyla oynayabiliyor.
Bilişim çağında artık kimseden saklayamadıkları büyüklü küçüklü yanlışları kahramanlarımıza duyduğumuz hayranlık ve beğeniyi dizginlerken, sosyal medyada yayılan kurgu içeriklere ve linç kültürüne karşı hepimizin de şüpheyle yaklaşması gerekiyor. Tıpkı X platformundaki ‘Community Notes’ uygulamasındaki gibi rastgele paylaşımlar, trol kampanyaları ve manşet haberlere karşı kendi doğrulama kontrolümüzü yapmamız, geçerli kaynak ve referanslara başvurup iyiyle kötüyü ayırma yetimiz ve vicdanımızla tepkimizi koymamız gerekiyor. Hak yerini bulsun diye şöhretin değil, hukuksuzluğun bedel ödemesi gerekiyor.