Belém’de, Jerónimos Manastırı’nın dantel gibi işlenmiş taşlarına bakarken aklıma tuhaf bir soru takıldı: Bu görkemli şehrin bedeli neyle ödenmişti? Keşifler Anıtı’nın önünden geçip Belém Kulesi’ne yürürken, tam bir turist gibi telefonumda dört beş sekme açmış, 2010’lu çocuklar gibi ekranı kaydırıp duruyordum. Cevabın küçük, siyah ve buruşuk bir tanede saklı olduğunu işte orada öğrendim. Lizbon’dan döndüm ama o tane peşimi bırakmadı.
Ancak bu hikâye Lizbon’da değil, ondan bin yıl kadar önce, Yüce Kartal’ın şehrinde, Roma’nın kapılarında başlıyor. Yıl 408, mevsim sonbahar. Vizigotların kralı Alarik, Alpleri aşmış, dünyanın başkentini kuşatmış, Tiber’in yollarını kesmişti. Alarik’in bu şehri rahat bırakmak için istediği yüklü miktarda altın ve gümüşün yanında bir kalem daha vardı: Üç bin libre (yaklaşık bir ton) karabiber. Romalılar fidyeyi toparlayabilmek için çok inandıkları ve her işe karıştırdıkları tanrıların heykellerinin süslerini söktü, bazılarını da eritti. Bir imparatorluğun kurtuluş bedeli, bugün mutfak dolabımızın köşesinde usulca bekleyen o küçük tanelerle tartılmıştı. (Karabiberi tane alıp taze çektiğinizi varsayıyorum. Yoksa Alarik gibi evinizi basar, bütün toz karabiberinizi çöpe dökerim.)
Peki, Roma’yı, Alarik’i ve bugün de bizi büyüleyen, Fransızların soslarının çoğuna konmadığında kudurduğu bu baharat nereden geliyordu? Tabii ki baharatların anavatanı, binlerce kilometre ötedeki Hindistan’dan. Romalılar her yıl muson rüzgârlarını yakalayıp Malabar kıyısına gemiler gönderiyor, altınla gidip biberle dönüyordu. Öyle ki Plinius, imparatorluğun servetinin her yıl Hindistan’a aktığından yakınmıştı.
Roma çöktü ama biberin yolculuğu sonlanmadı. Yüzyıllar boyunca Arap tüccarların gemileriyle İskenderiye’ye, oradan da Venedik’in tezgâhlarına ulaştı. Her el değiştirdiğinde fiyatı biraz daha arttı. Sonra 1497’de bir grup denizci, bugün Jerónimos’un yükseldiği yerdeki küçük bir şapelde son gecelerini dua ederek geçirdi ve ertesi gün Tejo’dan okyanusa açıldı.
Vasco da Gama bir yıl sonra Hindistan’a vardığında, Venedik’in yüzyıllık tekeli de sallanmaya başlamıştı. Lizbon artık Avrupa’nın baharat kapısıydı. Kral I. Manuel, şükranını göstermek için o şapelin yerine bir manastır yaptırdı. Parasını da halk arasında “Vintena da Pimenta”, yani biber vergisi denen, baharat ticaretinden alınan yüzde beşlik bir paydan karşıladı. İşte Belém’de dantel gibi işlenmiş taşlarına baktığım o görkemli yapının bedeli buydu: Küçük, siyah ve buruşuk bir tane.
Bundan tam 271 yıl önce, bu yazının yayımlandığı günlerde, 1 Kasım’da, Azizler Günü sabahı saat 09.40 sularında, zenginliğiyle dünyayı büyüleyen Lizbon inanılmaz bir sarsıntıyla yerinden oynadı. Ardından gelen üç dev tsunami dalgası şehri sulara gömdü. Bayram için yakılan mumlardan çıkan yangın da ahşap evlerde hızla büyüyerek Lizbon’u tam bir cehenneme çevirdi. Şehrin kiliseleri o sabah ayine gelen insanlarla doluydu ve kubbeler dua edenlerin başına çöktü. Ama tuhaftır, “günahkâr” sokaklarıyla bilinen Alfama mahallesi büyük ölçüde ayakta kaldı. Lizbonlular enkazın ortasında aynı soruyu soruyordu: “Tanrım, biz ne yaptık?” Cizvit rahip Malagrida vaazlarında bunun günahların cezası olduğunu söyledi. Fransa’da ise Voltaire, Lizbon üzerine yazdığı şiirle ve ardından Candide ile Avrupa’nın “yaşadığımız dünya, olabilecek dünyaların en iyisidir” iyimserliğini sarstı.
Baharat servetinin yönetildiği kraliyet sarayı da yıkılanlar arasındaydı ama biber vergisiyle yükselen Jerónimos neredeyse hiç zarar görmeden ayakta kaldı. Saraylar yıkıldı, imparatorluklar çekildi; karabiber ise yemeklerimize boca ettiğimiz bir baharat olarak hâlâ sofralarımızda. Bir dahaki sefere köfte harcınıza umarsızca karabiber dökerken bir an durun. Elinizdeki şey, bir zamanlar Roma’nın fidyesi, Lizbon’un servetiydi.