Hayatınızı anlatmak için yalnızca on dakikanız olsaydı, neyi seçerdiniz?

Çocukluğunuzu mu, bir pişmanlığı mı, yoksa tek bir akşamı mı? Kısa film yönetmenleri bu soruyla her gün yüzleşiyor. Ellerinde çok az zaman var ve her saniyenin bir sebebi olmak zorunda.

Sinema aslında kısa filmle başladı. Lumière kardeşlerin ilk gösterimlerindeki filmler bir dakikayı bile bulmuyordu, yine de izleyiciyi yerinden sıçratmak için yeterli oldu. Zamanla uzun metrajlar sinemanın ana yolu oldu, kısa film ise genç sinemacıların deneme alanı gibi görüldü. Oysa kısa film küçültülmüş bir film değil, bambaşka bir anlatım biçimi.

Uzun metrajda anlatım için kullanılan zaman daha fazla. Bu nedenle her şey için yeterli alanı rahatlıkla yaratabilirsiniz. Karakteri tanıtır, yan hikâyeler kurar, gerilimi yavaş yavaş yükseltirsiniz. Kısa filmde bu lüks yok. Bir fikir, bir an, bir karar seçersiniz ve gerisini bırakırsınız. Bir insanın bütün hayatı yerine bir akşamını, bir telefon konuşmasını, bir bakışını anlatırsınız. Anlatılmayan her şey de izleyicinin zihninde tamamlanır. Bu yüzden iyi bir kısa film bittiğinde ekranda değil, izleyicide devam eder.

Bir de özgürlük meselesi var. Kısa film gişe kaygısı olmadan risk alabiliyor. Yeni bir fikri deneyebiliyor, alışılmadık bir biçimi seçebiliyor. Birçok yönetmenin ilk cesur sesini kısa filmlerde duymamız bundan.

Bu sesler şimdi İzmir'de buluşuyor. 27. İzmir Uluslararası Kısa Film Festivali 2-8 Kasım'da yapılıyor, 33 finalist film Altın Kedi için yarışıyor ve gösterimlerin hepsi ücretsiz. Ben de festivale bu yıl ilk kez katılıyorum. Birçok farklı mekan ve saatlerde gösterim bulunuyor. Takviminize göre ayarlayabiliyorsunuz.

Son bir soru sormak gerekirse: Hayatınızı anlatmak için on dakikanız olsaydı hangi anı seçerdiniz?