İnsan doğasını içsel ve dış faktörlerin dengesinde kavrama gayesiyle farklı konulara değinerek sürdürdüğümüz arayış sürecinde, yıllardır zaman zaman veba ve pandemilerin izini süren araştırmaları inceleyip eski dönemlerde bu kaotik facialara karşı neler yapıldığını ve bu faciaların arkalarında bıraktıkları soyut ve somut işaretleri daha iyi kavramaya çalışıyoruz. Bu bağlamda Güney Florida Üniversitesi öncülüğünde yayımlanan yeni bir araştırma, bu karanlık konuyu biraz daha olsun aydınlatabilme ve ucu açık kalmış bazı soruları yanıtlayabilme potansiyeline sahip gibi görünüyor.

Bugün Ürdün olarak anılan kadim bölgenin kuzeybatısında yer alan antik Jerash kentinde ortaya çıkarılan ve Ayasofya’nın inşası da dahil pek çok büyük başarıya imza atmış İmparator I. Justinianus döneminde başladığından dolayı Justinianus Vebası olarak isimlendirilen salgın ile ilişkilendirilen bir toplu mezar, sadece geçmiş bir felaketi değil, aynı zamanda da modern dünyamızın COVID-19 ile yaşadıklarını tarihsel bir çerçeveye oturtmaya yardımcı olacak nitelikteki detayları barındırıyor.

Jerash şehrinin, o dönem terk edilmiş olduğu tahmin edilen, hipodromunun bir toplu mezar olduğunun ortaya çıkarılmasının ardından yapılan çalışmalar, Bizans İmparatorluğu’nda yaşandığı bilinen büyük salgına dair tescil edilebilir hiçbir “veba” toplu mezarı olmayışı olgusunu arkeolojik ve genetik kanıtlar ile yıkarak bu alanın ilk doğrulanmış veba toplu mezarı haline gelmesini sağladı. Analizlere göre, 6. Yüzyıl’da yüzlerce insanın neredeyse birkaç gün içinde, kullanım dışı bir kamusal alana aceleyle gömülmüş olduğu bir olaya işaret eden bu yer, pandemilerin şehir yaşamını nasıl ani ve köklü biçimde dönüştürdüğünü gösteren çarpıcı bir örnek teşkil ediyor. O sırada nüfusunun ortalama 10 bin kişi olduğu tahmin edilen şehirde, şimdiki verilere göre 200’ü aşkın kişi, çok kısa bir süre içinde aynı yere gömülmüş bulunmakta.

Bu hipodromdaki bulgular, o dönemdeki toplum ve çeşitlilik hakkındaki bazı soruları da yanıtlayabilecek bilgiler sağlamakta. Ürdün ve çevresindeki bölgelerdeki ticaret ve göç ekosistemi hakkında önceleri yapılmış olan çıkarımlara göre bölgesel mezarlardaki genetik dağılımın bekleneni yansıtmaması durumunun nüfusun hareketliliğinden kaynaklı oluşu gibi kanıtlaması güç bir yaklaşımı destekleyecek bu bulgular adeta bir “anlık görüntü” görevi görüyor. Salgın dolayısıyla kısa bir zaman aralığında herkesin aynı yere gömülmüş olması toplumun hareketli yapısını kırarak mezarlıktaki demografik yelpazeyi genişletmiş bulunmakta. Günlük hayatta şehrin geneline ve çevresine dağılmış olan hareketli, dinamik nüfus, kriz anında tek bir noktada yoğunlaşıyor ve bu, arkeolojik kayıtta ilk kez net bir biçimde ortaya çıkıyor.

Modern dünyada virüsler, ulaşım ağları ve ticaret yolları üzerinden hızla yayılırken; Justinianus Vebası da limanlar, ticaret rotaları ve imparatorluk içi dolaşım sayesinde geniş coğrafyalara ulaştı. Jerash bulguları, antik toplumların sanılandan çok daha bağlantılı olduğunu ve bu bağlantıların kriz anlarında ölümcül birer sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor.

Sonuç olarak Jerash’taki toplu mezar, pandemilerin tarih boyunca sık görülen bir özelliğini hatırlatıyor: Kriz anları, normal zamanlarda görünmez kalabilen detayları ve toplumsal hareketliliği daha görünür hale getirebiliyor. COVID-19’un modern şehirlerdeki toplumsal yapının ve sistemlerin hassas noktalarını ortaya çıkarması gibi, Justinianus Vebası da Jerash’ta kentin alışılmış düzeninin kısa sürede sarsılabildiğini gösteren güçlü bir örnek sunuyor. Bu araştırma, hep çalkantılı ve dalgalı olan bir gölün dibini ancak göl durgun olduğunda net halde görebileceğimizi anımsatarak; yalnızca geçmişi daha iyi anlamamızı değil, gelecekte yaşanabilecek salgınlara karşı tutumumuzun ve hazırlıklarımızın olası açıklarını ortaya çıkararak bu sürecin sağlamlaşmasını da sağlayabilir.