İnsanlık, tarih boyunca pek çok farklı zorluğa göğüs germesi ile bugünlere ulaşmıştır ve bu süreçte pek çok kayıp verilmiş olsa da türümüzün kalıtsal hafızası ve bilinçaltı, bizleri yaşayabilir ve mücadele edebilir kılmak için farklılaşmıştır. Ancak sayılamayacak kadar uzun yıllar sürmüş ve sürmekte olan bu serüvende, hatta günümüzde dahi, bir “hastalık” ya da virüs, bazı bireylerde hafif bir yorgunluk ve kırgınlığa yol açarken, bir başka bireyi hastaneye yatıracak ya da ölümüne sebep olacak kadar ağır etkileyebilmiştir. Yakın geçmişte yaşadığımız kaotik olaylardan biri olan COVID-19 salgınına bakıldığında ise bu etkileniş farkını daha taze ve buna bağlı olarak bariz şekilde görebiliyoruz. Peki neden aynı hastalıkla karşılaşan iki insan bu kadar farklı tepkiler verebiliyor? Halk tabirleri, pratikteki alışkanlıklar ve son birkaç milenyum incelendiğinde bu tip durumlarda genellikle şans, güçlülük ve zayıflık, alışkanlık gibi faktörlerin öne sürüldüğünü görebiliriz ki aslında bunlar, birikmiş tecrübe ve kalıplaştırılan beş duyu organı haricinde de hissetme, direnme ve kavrama yetileri olduğu aşikâr türümüzce, kimi zaman hurafeleştirilebilmiş olsa da, bir bakıma doğruluk payı olan etkenler sayılabilir.
Yakın zamanda ABD’nin Batı Kıyısında yer alan Salk Institute’den araştırmacılar, bu duruma ve dolaylı olarak uzun zamandır var olmuş sorulara yeni yanıtlar buldular. Çalışmaya göre bağışıklık hücrelerimiz yalnızca genlerimizin değil, hayat boyunca yaşadıklarımızın da izlerini taşıyor ve enfeksiyonlar, aşılar, hatta maruz kaldığımız çevresel kimyasallar bile bağışıklık sistemimizde kalıcı “moleküler izler” bırakabiliyor. Tabii ki bu konsept de kulağa alışılagelmişin dışındaymış gibi gelmeyebilir, çünkü bir hastalığı bir kere atlatmış bir kişinin aynı hastalığı bir sonraki seferde daha kolay atlatması gibi örnekler hep mevcut olmuştur ve klasik aşı tekniği de buna dayanır. Ancak bu tema içinde ilk defa, genetik faktörler ve “tecrübe” ya da maruziyete bağlı faktörler, aynı araştırma grubu üzerinden incelenmiş, analiz edilmiş ve birlikte yorumlanmış oldu, ki bu da bizlere verimli karşılaştırmalar yapma imkanını tanımış oluyor ve sır perdelerini aralamak yerine ortadan kaldırma potansiyeli taşıyor.
Araştırmanın tabanını oluşturan sistem, vücudumuzdaki her hücrenin aynı DNA’yı taşımasına, lakin hücrelerin nasıl davranacağını belirleyenin ise bazı küçük moleküler yapıların varlığı ve etkileri oluşuna dayanıyor. Bu yapılar veya “işaretler” bazı genleri aktif hale getirebilirken, bazılarını ise deaktive edebilir nitelikte. DNA yaşam boyu değişmese de, “epigenom” zamanla değişikliklere uğrayabiliyor, yani daha önce aktif olmayan genler aktifleşebiliyor veya zıttı durumlar da yaşanabiliyor. Araştırmacılar, 110 farklı kişiden alınan kan örneklerini inceleyerek bağışıklık hücrelerindeki bu işaretleri ayrıntılı biçimde haritaladı. Grip, HIV-1, SARS-CoV-2 gibi enfeksiyonlar, şarbon aşısı ve bazı tarım ilaçlarına maruz kalma gibi farklı yaşam deneyimlerinin hücrelerde nasıl iz bıraktığı karşılaştırıldı.
Sonuçlar hem ilginç hem de sezgisel olarak anlaşılır bir tablo ortaya koydu: Kalıtsal özelliklerden gelen işaretler daha kalıcı ve uzun ömürlü bağışıklık hücrelerinde yoğunlaşırken, yaşam deneyimlerinden ve maruziyetten kaynaklanan değişimler ise daha esnek ve hızlı yanıt verebilen bölgelerde görüldü.
Araştırmacılar bu çalışmayı bağışıklık sisteminin bir “atlası” ya da haritası olarak tanımlamaktalar. Bu harita sayesinde gelecekte bir kişinin herhangi bir enfeksiyona nasıl tepki verebileceğini önceden tahmin edebilme olasılığı bir hayli yüksek görünüyor. Denek sayısının artması ile çok kapsamlı bir hale gelebileceğine inanılan bu konsepte örnek olarak, belirli bir hastalığı hafifçe atlatan kişilerde ortak bir koruyucu “iz” bulunması durumunda, bu ize sahip olmayan yani risk altındaki bireyleri daha erken belirleyebilme imkanının doğacak olması verilebilir.
Kısacası bağışıklık sistemimiz sadece genetik bir miras değil; aynı zamanda da şahsi yaşam öykümüzün bir kaydı ve bu kayıt, maruziyet, aşılar ve tecrübelerimizce şekillenebiliyor. Bu araştırmanın ışığında, bu kaydın ve toplum düzeyine vurulduğunda “kayıtların” daha net bir şekilde okunabileceğini anlamak mümkün ancak, bu sağlıklı ve yaşam standartları daha yüksek bir geleceğe işaret ediyor gibi görünse de, gözün göremediği zayıflıkları açığa çıkaran, distopik bir profilleme aracı haline gelmemesini ummak gerekiyor.