Zamanla değişime uğramayan çok az şey mevcut; hatta belki de bizlerin limitli bakış açılarından ebedi görünenler ve derine işlenmişliklerinden dolayı bazı algı ya da olguların unutulmuş oluşumları da ele alınırsa neredeyse hiçbir şey zamana direnemiyor. Zamana direnme konseptiyle var ya da yok olmak anlayışı, varoluşu beşerî bir raya koymaktan ve değişik sınırlar çizmekten ibaret olduğundan, bu yaklaşım zaten bir bakıma lüzumsuz. Ancak bizler soyut, somut ve bunlar dışında ne varsa hepsinin arasındaki karmaşadaki bir tekerrürler ve yenilikler döngüsüne doğmuş, zaman kavramını yaratarak bazı kazanımlara ve kayıplara uğramış, dengesiz bir acizlikte çırpınan bir güruh halindeyiz. Dolayısıyla, bilincimizin bugüne gelene kadar geçirmiş olduğu değişimlerin, fiziki ve zihinsel mücadelelerin ve evrimin birer ürünü olmanın yadsınamaz izlerini taşımaktayız. Bu izlerin bazılarını sorgulamıyoruz, bazılarının farkında değiliz, bazılarını ise dikkatlice gözlemliyoruz.
Dünyamızdaki yaşamın oluşumu hakkındaki teori ve fikirlere çok bel bağlamadan veya çok da derine inmeden, daha yakın ve bulgulara erişilmiş dönemlerdeki, rahatlıkla özümsenebilen örnekler içinde gözlemlenen en dikkat çekici mefhumlardan biri sahibiyet ve bu sahibiyetin ölüm sonrası öteki dünyaya taşınması düşüncesi olabilir. İnsan dışındaki canlılarda görünmeyen bu düşünce, doğada süregelmiş ilginç ve ayırıcı durumlardan bir tanesidir. Nelerin daha çok sahiplenilip saklandığına değinmeden önce, eşya ve objeler barındıran mezar ve yerleşim alanlarının daha öne çıkan ve “bulunabilir” yerler olmaları, tarihte ve günümüzde dünyevi şeylere sahip olmaktan uzaklaşmayı yol ve hedef haline getiren ideolojilerin varlığı gibi anekdotları da es geçmemek gerek.
Sahiplik mantığı haricinde Dünya üzerinde, çeşitli teori ve inanışlar fark etmeksizin, en etkili olmuş unsurlardan biri de ışıktır. Gözle görünen odur ki Güneş’ten kaynaklanan bu ışık, hem gezegen hem de dolayısıyla gezegendekiler üzerinde çok büyük etki sahibidir. İnsanlık tarihi açısından incelendiğinde ışık, dünyayı aydınlatan, görmeyi sağlayan, kaynaklarından dolayı ısı veren, doğayı canlandıran ve besinleri büyüten bir güç olmuştur. Baş tanrılar olarak gök veya güneş temalı tanrılar oluşması, olumlu ögelerle ilişkilendirilmesi, hatta belki de altın ve “bazı materyaller” ile özdeşleştirilmesi durumları da bu temalardan kaynaklanmaktadır. Işık aynı zamanda yırtıcılardan korunmak, bitki örtüsü veya doğa unsurları arasından tehlikeyi ya da avı verimli olarak seçebilmek üzere efor sarf eden türümüzce önemsenmiştir.
Bu bağlamda; doğada farklı olanı ayırt edebilmek, kutsallık ile önem taşıma teması ve sahiplik konsepti bir arada düşünüldüğünde ortaya çıkan, uzun yıllar boyunca insanlığa eşlik etmiş ilginç bir materyal mevcut, ki bu da kristal. Işığı bir nevi hapseden, parlayabilen, keskin köşelere, sıradan olmayan açılara ve düz yüzeylere sahip bu “nadir” materyal grubu ile yaşam alanları ve mezarlarda karşılaşıldığına dair bulgular, 780 bin yıl öncesine kadar gidiyor ve işlenmesi ya da erişmesi daha zor olabilse de altının insan yerleşkelerinde bulunduğu kabul edilen en eski tarih olan günümüzden 8 bin yıl öncesini gölgede bırakıyor.
Yakın zamanda Consejo Superior de Investigaciones Científicas (CSIC) bünyesindeki araştırmacıların öncülüğünde yürütülen bir çalışma, insana genetik olarak en yakın olduğu düşünülen türlerden şempanzelerin kristaller ile olan ilişkilerini inceledi. Yarı doğal olarak nitelendirilen bir doğa rezervindeki iki grupta ele alınan 9 şempanze, yapılan deneylerde onlara sunulan taşlar arasından, kendi arzularıyla, kristalleri ayırt etti, kenara ayırdı ve sakladı. Aynı boydaki büyük bir taş ile bir kristalli hızlıca ayırt edip ilgi odağını kristalle çevirme, iki farklı tür kristalden ve bir grup taştan oluşan küçük parçaları analiz edip üç farklı türü doğru olarak gruplara ayırma gibi eylemler yaparak kristallere olan ilgilerini ve ayırt etme içgüdülerini gösteren şempanzeler aynı zamanda bu kristallerin içlerine uzun uzun bakarak ve onları sağ sola çevirerek oldukça tanıdık bir merak profili sergiledi ki bu tip hareketler normal taş parçalarına karşı sergilenmemişti. Araştırmacıların yorumlarına göre bu kristalleri geri almak için karşılıklarında şempanzelere yiyecek verilmesi de gerekti.
Denek sayısının az olması, deneklerin tam olarak “vahşi” olmaması ve deneklerin rezerv yaşamı dolayısıyla insan ürünü objelere daha aşina olduğu kanısı gibi soru işareti doğuran faktörler mevcut olmasına rağmen ortaya çıkan davranışlar bir hayli ilginç olarak betimlenebilir.
Doğada karşılaşılan diğer etmenlere kıyasla farklı özellikleri barındıran kristaller, insanoğlunun geçmişten bugüne kadar maruz kaldığı koşullara ve insan yaşamının sosyokültürel gelişimine düşündürücü bir bakış açısı sunuyor. Bir başka yönden yargılandığında, bahsetmiş olduğumuz sahibiyet, ayrışma, ayırt etme, inanç, ritüel veya ruhani kavramlar bütününe zıt olarak insanlığın net ve pratik olanı, yani kullanışlı ve verimli olanı tercih ederek ilerlemesi verilebilir. “Taş, kemik, tahta ve deri gibi şeyler uzun zaman kullanıldı ve değerini korudu” argümanına karşı en gizemli bulgu ise, yüzbinlerce yıl öncesine dayanan ve insanlarla ilişkilendirilen alanlardaki kristal bulgularının, yontulmamış, alet olarak kullanılmamış, takı olmak üzere delinmiş veya değiştirilmemiş halde olmaları. Bilinç gelişiminde oynadıkları rol, nasıl ve neden tercih edildikleri hakkındaki fikirler ve belki de unuttuğumuz kullanım teknikleri ve özellikleri ele alındığında, kristaller üzerindeki sır perdesini kaldırmaya yaklaşmak, bugün bile onlara yüklenen maddi ve soyut vasıfların temellerini ve parıltıdan hala etkilenen insanlığın kökünü kavramak için büyük önem arz edebilir.