Önceki yıllarda yazmış olduğum “Anlatıya bir bakış” başlıklı makale, ardından gelen süreçte farklı açılardan ve farklı araştırmaların lensinden yorumlamış olduğumuz yazı, bilgi aktarımı ve insan doğasının sade karmaşıklığı temaları açısından oldukça ilgi çekici gelişmeler ve yeni anlayışlar ortaya çıkmayı sürdürüyor.

Saarland Üniversitesi öncülüğünde yapılan, Almanya’nın güney batısında bulunan obje ve alanları kapsayan yeni bir arkeolojik araştırma, insanlığın sembollerle iletişim kurma geçmişine, bilgi aktarım veya bilgi koruma algısına ve mantalitelerine dair dikkat çekici bir pencereyi araladı. Bu çalışma temel olarak Taş Devri’ne ait bazı irili ufaklı nesneler üzerinde yer alan işaretlerin rastgele çizikler olmayabileceğini, belirli bir düzen ve anlam taşıyabilecek bir sembolik sistemin parçası olabileceğini varsayarak harekete geçmiş durumda. Yani araştırmacılar, yaklaşık 40 bin yıl öncesine tarihlenen buluntular üzerindeki, tekrar eden işaretleri inceleyerek bunların sadece süsleme amacıyla yapılmadığını değerlendirmeyi amaçlamaktalar. Bu izleri bırakan ve bu objeleri üretenlerin ise isimlerini Fransa’daki Aurignac Mağarası’ndan alan Orinyasiyen kültürü olduğu tahmin ediliyor.

Çalışmanın en dikkat çekici yönlerinden biri, örneklerin çok sayıda oluşu sayesinde nesneler üzerindeki işaretlerin karşılaştırmalı biçimde analiz edilebilmesi ve ayrıca bilgisayar analizlerinin oldukça yetkinleştiği yöntemlerin çalışmaya entegre edilebilmesi. Taş Devri’ne ait 260 nesne üzerindeki 3.000’den fazla işaret, dijital olarak incelendi ve işaretlerin oluşumları, dizilim yapıları ve türleri araştırıldı. Araştırma ekibi, aynı veya benzer sembollerin nerelerde ve nasıl tekrarlandığını ve hangi işaretlerin birlikte kullanıldığını kavrama sürecinde elde ettikleri sonuçlar ışığında bilinçli bir aktarım sürecinin mevcut olduğunu belirtiyor. Bu durum, günümüz tarih öğretisi anlayışında kabul edilen “yazının resmen ortaya çıkışından” çok daha önceye dayanan, bilgi kaydetme ya da aktarma amacıyla sembolik bir yöntemin kullanılmış olabileceği ihtimalini güçlendiriyor.

En önemli bulgulardan biri, aynı zamanda araştırmaya en çok kredibilite verebilecek ve farklı fikirler doğurabilecek bir durumla kenetleniyor ki bu da analiz edilen işaret dizilerinin karmaşıklık ve bilgi yoğunluğu bakımından erken çivi yazısı sistemlerine oldukça benzemesi. Araştırmacılar özellikle çizgi, çentik, nokta ve haç benzeri sembollerin farklı nesnelerde tekrar ettiğini ve bazı kombinasyonların rastgele görünmediğini vurguluyor. Bu da tarih öncesi insanların, en azından bazı durumlarda, bilgiyi düzenli biçimde kaydetmeye veya aktarmaya yönelik bir notasyon mantığı kullanmış olabileceğini düşündürüyor.

Elbette uzmanlar, bu işaretlerin doğrudan “yazı” olarak tanımlanması konusunda temkinli. Yazı denildiğinde genellikle daha sistemli, dil ile bariz biçimde ilişkili ve geniş ölçekte kullanılan bir yapı anlaşılmakta. Bizden bir o kadar farklı ama bir o kadar da benzer ve zihinsel açıdan oldukça denk oldukları gün geçtikçe ortaya çıkan atalarımızın konuşma dili ve notasyonlarının ayrı bağlamlarda fonksiyon gösteren sistemler olma ihtimali de mevcutluğunu ve gizemini koruyor. Bu yeni bulgular, yazının Mezopotamya’da bir anda ortaya çıkmadığına ve önceden gelen uzun bir sembolik birikim ve deneyim sürecine dayanmış olabileceğine dair olasılıkları kuvvetlendiriyor. Şahsi fikrime göre, bulgular arasında aslan-insan benzeri oymalara da rastlanmış olması, çok yakın bir bölgede keşfedilmiş ve büyük bir mamut dişinden oyulmuş olan şöhretli “Aslan Adam” heykelini çağrıştırıyor ve bölgede yaşamış olan kültürün gizemlerini iyice ilginçleştiriyor.

Kısacası bu keşif, insan zihninin soyut düşünme, hafıza ve iletişim kapasitesinin sandığımızdan daha erken dönemlerde gelişmiş olabileceğine işaret ediyor. Bu da tarih öncesi insanlara karşı olan perspektifimize yeni açılar sunuyor. Elimizdeki ve bilincimizdeki bilgi aktarım sistemleri veya “yazı” silueti kendi alışılagelmişimizden fazlasıyla kopamadığından ötürü belki de farklı iletişim yöntemlerini gözden kaçırıyor olabileceğimiz bilincini de bir kenara bırakmadan ilerlememiz gereken geçmişimizi anlama yolculuğunu devam etmeyi sürdürüyor.