Yunanistan’ın kadim Mora Yarımadası, Akdeniz’e doğru uzanan kolları, tarihi ve sarp dağları ile pek çok anlatıya kaynak sağlamış, oldukça ilginç bir coğrafyadır. Tartışmalı olsa da Afrika dışındaki bilinen en eski Homo sapiens kalıntılarının bulunmuş olduğu Apidimia Mağarasını da içinde barındıran ve Mora’nın orta parmağını oluşturan “Mani Yarımadası” ise bu bölgenin bilinen tarih boyunca en izole kalmış kısmı olarak anılmaktadır.
Kule anlamına karşılık gelen “pyrgos” tipi ev mimarisi ile bezeli Mani bölgesi, tarih boyunca hem coğrafi hem de kültürel açıdan kendi benliğini pek çok dış etmenden korumuş bir alan olarak dikkat çekmiştir. Bu taş kuleler yalnızca barınma alanları değil, aynı zamanda dıştan gelen akınlara ve bölgenin iç dinamiklerini sarsan kan davalarına karşı inşa edilmiş dikey birer kaledir. Mimarideki bu savunma estetiği ve girişimi, bölge halkının yüzyıllar boyunca süregelen hür kalma iradesinin ve sert, hırçın savaşçılığının fiziksel bir dışavurumudur. Farklı kaynakların da gösterdiğine göre bu bölgenin halkı, Roma’nın Hristiyanlığı kabul edişinden yüzlerce yıl sonra bile Yunan tanrılarına inanmaya devam etmiştir ve ayrıca yerel ağıtları da bugün dahi Antik Yunan ezgilerinin izlerini taşımaktadır. Bazı kaynaklara göre ise, Osmanlı döneminde bu bölge halkının hırçınlığı ve izole konumları nedeniyle verimli biçimde vergi alınamadığı kayıtlara geçmiştir.
Yakın zamanda Oxford Üniversitesi öncülüğünde yürütülen yeni bir araştırma, söz konusu izolasyonun, ardında yalnızca kültürel değil, biyolojik olarak da güçlü izler bıraktığını ortaya çıkardı. Bu bağlamdaki çalışmalara göre, Mani Yarımadası’nın en güney ucunda yaşayan “Derin” Mani yerlileri, Avrupa’daki en ayırt edici genetik topluluklardan birini oluşturuyor ve bazı açılardan da tarihe ışık tutuyor.
Araştırma, Derin Mani yerlilerinin büyük ölçüde Orta Çağ öncesinde bu bölgede yaşayan ve yerel bir Yunanca konuşan toplulukların torunları olduğunu gösteriyor. Balkanlar’ın geri kalanında Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra yaşanan Slav göçleri ve diğer nüfus hareketleri, bu topluluğu neredeyse hiç etkilememiş gibi görünüyor. Çalışmalar sırasında bölge nüfusunun baba tarafı soy kökenleri incelendiğinde, Bronz Çağı, Demir Çağı ve ardından Roma dönemine uzanan kesintisiz bir genetik süreklilik tespit edilmiş bulunmakta ve öyle ki bu bağ, bugün yaşayan Mani erkeklerinin yarısından fazlasının, 7. yüzyılda yaşamış tek bir erkek ataya dayandığını gösteriyor. Lakin, tahmin edilen köken tarihlerinden daha sonraki bir döneme işaret eden bu tek ataya bağlılık durumu, veba salgınları, savaşlar ve benzeri kaotik olaylar nedeniyle nüfusun bir dönem ciddi biçimde daraldığı olasılığını kuvvetli kılıyor.
Anne soyları ise daha çeşitli ve karmaşık bir tablo sunuyor. Doğu Akdeniz, Kafkasya, Batı Avrupa ve Kuzey Afrika kökenli genetik izler, Mani toplumunun tarihsel olarak ataerkil bir yapıya sahip olduğunu, yani bu kapsamda erkek soylarının yerel kaldığını, ama dışarıdan, az sayıda da olsa, kadının topluluğa katıldığını ortaya koyuyor. Bu yönüyle çalışma, erkek merkezli sözel tarihin ve kültürel aktarımların gölgesinde kalmış Mani kadınlarının kökenlerini de belki de ilk kez aydınlığa kavuşturuyor.
Genetik bulguların dış dünyaya olan bağımsızlığı, bölgenin kendine özgü inşaat metotları ve megalitik yapılarının varlığıyla da örtüşüyor. Devasa taşların harçsız biçimde üst üste yığılmasıyla oluşturulan ve antik dönemde ancak devlerin (yani Siklopların) inşa edebileceğine inanılan 'Siklopik (Cyclopean) Mimari' geleneğini yansıtan Mani’nin megalitik yapıları, Miken döneminden veya çok daha eski bir dönemden miras kalan bu taş işçiliği tekniğini bölgenin savunma ihtiyaçlarıyla birleştirerek eşine az rastlanır örnekler sunmaktalar.
Araştırmacılara göre bugünkü Derin Mani toplumu, bu yapıları inşa eden toplulukların doğrudan devamı olabilir ki, bu da Mani’yi dünya üzerinde megalitik yapılar inşa ettiğine inanılan toplumlar arasında genetik ve kültürel çeşitliliğe fazla maruz kalmadan bugüne kadar gelmiş nadir örneklerden biri kılmaktadır. Böylece Mani, yalnızca sarp bir coğrafya değil, ancak dünya üzerinde rastlanması artık oldukça güç olan ve binlerce yıl öncesinden bugüne ulaşan ender bir zaman kapsülü olarak öne çıkıyor, insanlık hakkında yeni bilgiler öğrenmek üzere büyük bir potansiyeli ise bizlerle buluşturuyor.