Yıl 1980. İzmir Belediye Meclisi üyesiyim.

Oturumun başlamasına 3-4 dört dakika var. Belediye Başkanı İhsan Alyanak, beni bir kenara çekti: “Bakanımıza bir telefon et de şu sıkıyönetimi kaldırsınlar” dedi.

Bakanım dediği de dönemin Turizm Bakanı Barlas Küntay idi. O da İhsan Alyanak’ı çok severdi. Küntay’ın babası, İzmir Emniyet Müdürü iken İhsan Alyanak bir gençlik olayı yüzünden gözaltına alınmış, Bakan Bey’in babası, kendi inisiyatifini kullanarak onu serbest bırakmıştı. Hatta birkaç gün önce açılan İzmir Fuarı’na Küntay, Alyanak’ın özel davetlisi olarak katılmıştı, o gece birlikte Fuarı dolaşmıştık.

İhsan Alyanak’ın isteğiyle Barlas Küntay’ı aradım, “Ne diyorsun Tayfur? Sıkıyönetim olmasa halimiz harap. Beyefendi (Demirel) bile neredeyse ihtilal olmasını istiyor” dedi.

Bu acı gerçek, ne yazık ki o döneme damgasını vurmuş bir çaresizlikten farklı değildi. Daha o günlerde bazı bakanlar da böyle bir çaresizlik içindeydiler.

Alyanak’ın sözüyle olmayacak şey, sonrasında sıkıntılar doğuran 12 Eylül Darbesi, Türk toplumunu da sarmıştı. Evren’e gösterilen sevgi gösterilerinin izahını kimse yapamıyordu. Anarşiden kurtulmuş olmanın psikolojisi o büyük toplumu öylesine sarmıştı ki, başka türlü düşünmesine de imkan yoktu.

İzmir’i nasıl bilirsiniz?

İzmir, Türkiye’nin üçüncü büyük kenti. Aynı zamanda ithalat ve ihracat limanını barındıran bir şehir.

İnsanın aklına başka tanımlar gelmiyor.

Fuar’ı var. Agora’sı var, tarihi evleri var.

Bunlar, tanım olarak kullanılabilecek materyaller mi, elbette hayır.

Bir kent, tanımlanırken, bu tanımın içinde övgünün de yer alması gerekmez mi?

Temiz bir kent, yeşil bir kent, yolları düzgün, mimari kimliği var, suç oranı düşük, ulaşım ve trafik gibi sorunu yok.

Bunları söyleyebiliyor muyuz?

Ne yazık ki söyleyemiyoruz.

İzmir’in kimliğini övgü ile süslemekte zorlanıyoruz.

Kentten ayrılıp 30 yıl sonra İzmir’e gelen biri, değişen hiçbir şeyin olmadığını söyleyecek ve belki, dağın taşın evlerle dolduğunu, Fuar dışında kentin yeşille barışık hiçbir tarafının bulunmadığını söyleyecektir.

Levantenlerin buradan gitmedikleri yıllara, hatta 1930’lu, 40’lı yıllara ait İzmir fotoğraflarına baktığımızda kentin daha yaşanır olduğu kanısına varıyoruz.

Giderek artan nüfus, zenginleşen demografik yapı, İzmir’i gerçek değerlerinden uzaklaşmaya zorlamıştır, zorlamayı da sürdürmektedir.

Bu kentte, bir konuğunuzu ağırlama gereği duyduğunuzda zorlanırsınız. Keseniz elverirse, ilk akla gelen, başka da gelmeyen Kordon’daki mekanların birinde ağırlamak olacaktır.

Büyük İskender’den Atatürk’e, önemli isimler, bu kente aşıktı.

Bizde bir kara sevda var, o kadar.

Bunların sesini kesmeli

Sosyal medya, sağlık konusunda ahkam kesen sorumsuz kişilerin istilasına uğradı. Adam doktor değil. Eczacı, kimyacı, orman mühendisi. Öylesine iddialı formüller üretip pazarlıyorlar ki… Şeker hastalığını sıfırlayan, by pass ameliyatını tarihe gömen, yüksek tansiyonu alaşağı eden, vertigoya rahmet okuyan bu sorumsuz kişilerin seslerinin kısılması gerektiğine ilişkin tüm uyarılar nedense kulak arkası ediliyor. Sundukları formüllerin, Dünya Sağlık Örgütü standartlarına uygunluğu kesin tartışılan bu adamlar, biz safdilligiller sayesinde öyle paralar kazanıyorlar ki.

Hekimlerin, eczacıların reklam yapamadığı bu ülkede onlar at koşturuyor. Nice bedenleri riske sokuyor, nice canlarla oynanmasına yol açıyor.

Sağlık Bakanlığı’nda bir etik kurul var. Tam da bunun üzerine gidecek bir kurul, ama gitmiyor.

Nedeni bilinmiyor.