Geçmişte sayısı çok olmasa da tanıdığım diplomatlar vardı. Bir-ikisiyle de hısım olmuştum.
“Devlet adamı” ne demek, onlarda gördüm.
Ölçülü davranırlar, ölçülü konuşurlar, iyi giyinirler vs.
Sohbetlerde hemen konuyu “Gerginlik” sendromuna getirirler ve ülkeyi yönetenlerin, gerginlik yaratan sözler sarf etmesinden çok korktuklarını ifade ederlerdi.
Diplomasinin sabır, hoşgörü ve itidal olduğunu savunurlardı.
O zamanlar Dışişleri, sadece Mülkiye mezunlarından oluşurdu. Biraz tecrübeli olanlara “Monşer” denirdi.
Monşer’lerin hası da tanıma fırsatı bulduğum Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’di. Çağlayangil, Fatin Rüştü Zorlu’yu örnek aldığını hep söylerdi.
Zorlu’nun zamanında Türkiye, Yunanistan, İran, Irak, Suriye ile dostluk kurmayı ve bunu sürdürmeyi başarmıştı. 1955 yılındaki 6-7 Eylül olayları bile sonraki yıllarda Yunanistan’la iyi ilişkiler kurmamıza engel olmamıştı.
Çağlayangil, sağcı-solcu tüm ülkelerde saygı gören bir diplomattı. O da hep itidalli davranmayı savunurdu ve gerektiğinde Süleyman Demirel’i uyarırdı.
Bu geleneği bilmeyen liderler, iç politikada taraftar toplamak için bazen atıp tuttular ve özellikle komşu ülkelere söylemediklerini bırakmadılar.
Bunu yaparken diplomatlara danışmadıkları için de sonunda yanlış yaptıkları görüldü.
Aman dikkat.
Su kaçakları hep gündemde
Belediyelerde alt yapı çalışmaları, seçim yatırımı açısından asla tavsiye edilmez.
Kazanma hırsıyla o koltukta oturanların böyle hizmetleri beyhude saydıklarını, sadece makyajla geçiştirdiklerini yıllardır görüyoruz, görmeye de devam edeceğiz.
Ama kentler büyüdükçe ve sorunlar kronikleştikçe; bu ön yargıyı fazla takmayan başkanlar ve yöneticiler de görülmeye başlandı.
Yüksel Çakmur, bunlar arasında -yakın tarihimiz açısından-ilklerden sayılır. Kanalizasyon, körfez temizliği, su hatlarının değiştirilmesi gibi hepsi yeraltında olan bu hizmetleri “Çevreye zarar verdiğini bile bile” sunmuş bir başkandı. Aziz Kocaoğlu da aynı zihniyetle bu kente hizmet etmiş efsane başkanlardan biridir bence.
Eksikleri, yanlışları vardır, pek bilemem ama altyapı çalışmaları onun döneminde ayrı bir ivme kazandı ve İzmir; görüntüsüne dokunulmaya pek fırsat bırakmayan ciddi bir altyapı zenginliğine kavuştu.
Barajlar zaten zor doluyor. Geçmişte asbest borular sık sık patlıyor, su kaçakları yaşanıyordu. Bu, yüzde 50’leri buluyordu. İZSU’ya göre bugün bu oran yüzde 26 civarında ve diğer kentlerde oran yüzde 50’lik seviyesini koruyor.
Çok kızdığımız tabloların başında “Çevreye verdiğimiz rahatsızlık için özür dileriz” tabelası gelir. Kızarız, çünkü bazen o iş, söz verildiği tarihte bitirilmez. Kızarız, çünkü zamansız yapılıyordur. Kızarız, çünkü ne yapıldığını pek bilmiyoruz.
Altyapı hizmetleri, olgunlaştırılan bir hizmet politikası potasında; uzun vadeye konfor sunan bir çalışmanın adıdır. Sevimsizdir ama belediye başkanının cesaretini ve kent sevgisini de gösterir. Koltuk sevdalısı olmadığının işaretidir.
Dualar artık yaşantımızı yansıtıyor
Bir dostumun cenaze törenine katıldım. Namazı kıldıracak olan imam, öncesinde uzun bir dua okudu. İyi olmamız, düzgün olmamız, inançlı olmamız falan derken pat ekonomiye geldi: “Yüce rabbim, yoksulları korusun, borcu olanların borçlarını ödemelerine fırsat tanısın, her insan, zengin insanın ulaştığı yiyeceğe kavuşsun, fakirlik kimsenin kaderi olmasın” falan… Cuma hutbelerinde güncelin çokça kullanıldığını biliyoruz ama imam, belli ki biraz da bu vesilesiyle kendini anlattı. Geçim sıkıntısı çekenlerin hallerini aktardı. Ama her şeyi de Allah’a havale etti. İleride bu gibi dualarda imamlar, borsadan, bitcoin’den, ikinci el araç satışından, döviz korumalı mevduat hesabının nimetlerinden, kira sözleşmelerinde nelere dikkat edilmesi gerektiğinden söz edebilir. Ve asla böyle yaptıkları için de dinimizin esaslarını sulandırmış olmazlar. Asıl olan toplumu doğru bilgilendirmek, dinimizi, onun ideallerini günümüzle buluşturmak değil midir? Onun için duadaki bu temennileri hiç yadırgamadım.