Türkiye, Dünya Şampiyonası'na galibiyetle veda etti. Grubun lideri ABD'yi 3-2 mağlup yenmeyi başardı. Pekii, bu sonuç gerçekten övünmemiz gereken bir başarı mı? Gelecek adına umutlanmalı mıyız?
Hayatta her şeyde olduğu gibi bunun da iki yüzü var: Olumlu ve olumsuz...
Önce olumlu tarafından başlayalım.
Karşımızda grubunda iki maçını da kazanmış, rakiplerine rahat oyun kurma şansı vermeyen güçlü bir ekip vardı. ABD daha fazla topa sahip oldu, oyunu yönlendirdi ancak bizi sahadan silemedi.
Savunmada zaman zaman doğru müdahaleler yapıldı. Orta saha da önceki maçlara göre ceza sahasına daha fazla yaklaştı, dikine paslar denedi ve bunlardan biri golü getirdi.
Teknik kapasitesi yüksek oyuncularımız sayesinde ABD'nin tam saha presini genellikle etkisiz hale getirdik. Topu baskıdan çıkarıp ileri taşıyarak rakibi çok koşturup yorduk ve oyun üstünlüğünü tamamen ele geçirmesine izin vermedik.
***
Şimdi madalyonun diğer yüzüne bakalım.
Kalede Uğurcan Çakır yine önemli kurtarışlar yaptı. Ancak bunu artık ondan bekliyoruz. Asıl sorun geri paslarda yaşandı. Ayağıyla oyunu başlatırken birçok kez topu ya boş alanlara ya da doğrudan taca gönderdi.
Savunma ise duran toplarda yine güven vermedi. Rakibe çok fazla şut fırsatı tanındı. İlk golde korner sonrası Auston Trusty arka direkte tamamen boş kaldı. Ne markaj vardı ne de zamanında müdahale. Topu düzeltti, çaprazdan vurdu ve golünü attı.
Teknik oyuncularımız baskı altında bile topu savunmadan çıkarabiliyor. Ancak bu beceriyi hücum fırsatına çevirmekte zorlanıyoruz. Bir pozisyonda pres kırılmış, üç-dört rakip oyuncu oyundan düşürülmüşken, orta saha destek vermedi. Top yeniden kaleciye kadar döndü. Oysa rakip savunma öne çıkmıştı. Arkaya atılacak tek pas belki de gol fırsatı yaratacaktı.
Orta saha yine ağır oynadı. Arda Güler bireysel yeteneğiyle fark yaratsa da ağır hareketleri rakip savunmanın yeniden yerleşmesine fırsat verdi.
Kenan Yıldız birkaç pozisyon yakaladı ancak değerlendiremedi. Açık oynayan bir rakibe karşı çok daha etkili olmasını bekliyordum.
Santrfor bölgesinde bu kez Barış Alper ilk 11'deydi. Stoperlerle mücadele etmesi olumluydu fakat yine yanlış koşular ve hatalı pozisyon alışlar dikkat çekti. Bu takımın gerçek bir santrfora ihtiyacı olduğu artık tartışılmaz. Bu oyuncu Süper Lig'den, 1. Lig'den hatta daha alt liglerden bile çıkabilir. Yeter ki o bölgenin doğal oyuncusu olsun. Futbolda bazı golcüler için "Boş kaleye gol atıyor" denir. Oysa onları farklı yapan şey tam da budur. Doğru anda doğru yerde olmayı bilmeleri... Gol, çoğu zaman yetenekten önce doğru pozisyon almanın ödülüdür.
***
Genel tabloya baktığımızda savunmadaki ciddi hatalar iki gole mal oldu. Orta saha teknik kalitesini gösterdi ancak oyunu hızlandırmakta yine yetersiz kaldı.
Evet, ABD'yi 3-2 yendik. Ancak bu sonucu büyütmeden önce turnuvadaki diğer maçlara bakmak gerekiyor.
Şampiyonanın favorilerinden İspanya, Yeşil Burun Adaları karşısında puan kaybetti. Almanya ise Ekvador'a mağlup oldu.
Üstelik bizim yendiğimiz ABD, liderliği garantilemiş ve son 32 turunu düşünmeye başlamış bir takımdı. Güç dengeleri açısından bizden çok daha zayıf ekiplerin güçlü rakiplere karşı aldığı sonuçlar düşünüldüğünde, bu galibiyeti büyük bir başarı olarak görmek gerçekçi olmaz.
***
Peki bundan sonra ne yapılmalı?
Her şeyden önce bu takımın doğal bir santrfora ihtiyacı var. Bunun yanında merkez orta sahada oyunu hızlandırabilecek, topu birkaç saniye içinde hücuma taşıyabilecek oyuncular bulunmalı. Rakip savunma yerleşmeden sonuca gitmeyi öğrenmeliyiz.
Montella cephesinde ise eleştiriler kaçınılmaz.
Avustralya maçını doğru analiz edememesi, buna uygun bir oyun planı hazırlayamaması ilk büyük hatasıydı. Yanlış oyuncu tercihleri ve futbolcuları alışık olmadıkları mevkilerde kullanması ikinci hata oldu.
Daha da önemlisi, Avustralya ile benzer futbol oynayan Paraguay karşısında ilk maçtan hiçbir ders çıkarmamasıydı. Aynı hataları tekrar etmek, eleştirilerin dozunu artırdı.
Bugün geldiğimiz noktada Montella'nın kamuoyundaki kredisi büyük ölçüde tükenmiş durumda.
Asıl soru ise şu:
Federasyon da aynı fikirde mi?