Dünya Kupası’na Avustralya mağlubiyetiyle şok bir başlangıç yapan A Milli Takım’ın, bu acı tecrübeden gerekli dersleri çıkararak Paraguay karşısına bambaşka bir reaksiyonla çıkmasını bekliyorduk. Üstelik rakibimiz mücadelenin ikinci yarısını, yani koskoca 45 dakikayı 10 kişi oynadı. Ancak sahada gördüğümüz tablo, ilk maçın kopyasından halliceydi. Eksik oynayan rakibi karşısında hiçbir varlık gösteremeyen, planı ve coşkusu olmayan Türkiye, sahadan 1-0’lık yenilgiyle ayrılarak henüz ikinci maçlar sonunda Dünya Kupası’na trajik bir şekilde havlu attı. Amerika karşılaşması artık bizim için formaliteden öteye geçmeyecek.
***
Paraguay, futbolun temel doğrularını çok iyi uyguladı. Kaybettikleri topun ardından hemen geriye dönüp pozisyon aldılar. Topa sahip olan oyuncumuzun üzerine anında şok baskı uygulayarak oyun kurmamızı engellediler. Özellikle kanattaki en büyük gücümüz olan Kenan Yıldız’ı sürekli iki kişiyle karşılayarak kilitlemeyi başardılar. Kenan ise bu ikili sıkıştırmalar karşısında ya pas opsiyonu bulamadı ya da inatla çalım denedi ve neredeyse her pozisyonda topu iyi kullanamadı.
***
Gelelim turnuvanın en büyük hayal kırıklığı olan ileri uç performansına...
Santrforda görev alan Kerem, iki stoperin arasında adeta çakılı oynadı. Modern futbolun gerektirdiği alan boşaltma, sahte koşular atma veya stoperleri manipüle etme adına sahada hiçbir şey yapmadı. Adeta top ayağına gelmesin diye çabalayan, markajdan kurtulmak için en ufak reaksiyon göstermeyen durağan bir profil çizdi. Bu oyuncunun golü koklama yeteneği, ceza sahası sezgisi maalesef yok. Abartısız söylüyorum; bu görüntüsüyle Dünya Kupası’nın en etkisiz santrfor performanslarından birine imza attı. Teknik Direktör Montella ise onda ne buldu da santrafor oynattı bir türlü anlayamadım.
Sağ kanattan Yunus Akgün ile hızlı hücuma çıkıyoruz; Kerem Aktürkoğlu’nun hemen ona doğru hareketlenmesi gerekirken olduğu yerde bekliyor, bekliyor ve yine bekliyor... Pasın atılacağı an koşuya başladığında ise artık çok geç kalmış oluyor. Oysa stoperlerin markajı altındayken sola doğru erken bir topsuz koşu yapsa, stoperleri kendisine çektikten sonra birden arkasına kıvrılsa, oraya atılacak bir ara pasıyla kaleciyle karşı karşıya kalacak. Benzer bir senaryo solda da yaşandı. İsmail Yüksek harika bir koşuyla defans arkasına sarkıp topu kontrol etti; Kerem ise ceza sahasında sadece izledi. İsmail’in dönüp içeriye topu göndereceğini gördüğü an koşuya başladı ama yine geç kaldı, yine pozisyon eridi.
***
Oyun içi pas trafiğimize ise söylenecek söz kalmadı; ağırız, çok ağırız. Topu önce kontrol edip tutuyoruz, düzeltiyoruz, düşünüyoruz ve ancak ondan sonra pası atıyoruz. Karşınızda kompakt duran, alan kapatan bir takım varken topu ayağınızda gezdiremezsiniz. Kapanan savunmalar tek pasla, hızlı, sert ve akıcı oyunla açılır. Araya kaçan, ceza alanını zorlayan tek bir oyuncumuz yok; herkes sabit. Avustralya maçından zerre kadar ders çıkarılmadığı o kadar aşikar ki... Ve ne yazık ki hatalarından ders çıkarmayan bir takımdan mucize bekleyemezsiniz.
Maçın ender gelişen tehlikeli pozisyonlarından birinde İsmail Yüksek ceza sahası içinde pası aldı. Ancak karar verme ve uygulama mekanizmamız o kadar yavaş ki, arkadan yetişen Paraguaylı ayağını uzatıp meşin yuvarlağa dokunarak tehlikeyi önlemeyi başardı.
***
Ceza alanına çok fazla orta yaptık ancak sadece 2 tanesinde başarılı olduk. Peki, hiç mi duran top taktiğiniz olmaz? Bir dönem Fenerbahçe’nin köşe vuruşlarında kısa boylu oyuncusunu ön direğe koşturup, topu arkaya aşırtarak attığı organize golleri hatırlayın. Bizde ise her şey tamamen doğaçlama, tabiri caizse iş Allah’a bırakılmış durumda.
İlginçtir Hakan Çalhanoğlu'nun çektiği her şut rakipten döndü ve ne kaleye gitti ne de auta.
***
Uzatma dakikaları başladığında tribündeki Paraguaylı taraftarlar çoktan kutlamalara başlamıştı. Sahada 10 kişi kalmış bir takım var, maç tek kale oynanıyor ama rakipte en ufak bir endişe, bir panik belirtisi yok. Çünkü gol yemeyeceklerinden o kadar eminlerdi ki, arkalarına yaslanıp son düdüğü rahatça beklediler. Biz ise 10 kişilik bir duvarı aşacak ne bir taktiksel zekaya ne de o ruhu sahaya yansıtacak enerjiye sahiptik. Sonuç; hak edilmiş bir elenme ve hüsran.