İnsanlık tarihi, ne garip ki kendi doğrularına âşık olanların hikâyeleri ile dolu.

İnsanın kendi zihnine yapabileceği en büyük iyilik, kendi doğrularından şüphe edebilme cesaretidir. Çünkü kendinden ve inandıklarından %100 emin olan bir zihin, gelişime kapanmış, fosilleşmiş bir zihindir.Bir düşünün… Bugün bize son derece doğal gelen bir anlayışın, yüzlerce yıl önce bir insanın hayatına mal olduğunu söylesem?

Bugün Dünya’nın döndüğünü, evrenin merkezinde yer almadığını biliyoruz. İnsanların farklı düşünmesinin, farklı inanmasının ve soru sormasının doğal bir hak olduğunu kabul ediyoruz. Peki ya geçmişte? Dünya’nın döndüğünü söylemek bir suçtu. Evrenin merkezinde Dünya’nın bulunmadığını savunmak tehlikeliydi. Alışılmış inançların dışına çıkmak, yalnızca “farklı düşünmek” anlamına gelmiyordu; kimi zaman işkence, sürgün, hapis ve hatta ölüm demekti. Peki, hâlâ öyle mi? Gerçekten değiştik mi, yoksa biçim değiştirerek aynı kalmaya devam mı ediyoruz?

İnsanın en büyük yanılgılarından biri, bugünkü doğrularını tarihin değişmez gerçekleri sanmasıdır. Oysa insanlık tarihi, bir bakıma “dün yanlış dediklerimizi bugün doğru kabul etme” tarihidir.

Giordano Bruno’yu düşünün. Evrenin sonsuz olabileceğini, Dünya’nın merkezde yer almadığını ve başka dünyaların da var olabileceğini savundu. Bugün evrenin devasa büyüklüğünü, milyarlarca galaksiyi, sayısız yıldızı ve gezegeni rahatça konuşabiliyoruz. Ancak Bruno’nun yaşadığı çağda bu düşünceler yalnızca bilimsel bir görüş değil, mevcut inanç ve otorite düzenine doğrudan meydan okumaktı. Sonu ölüm oldu.

Galileo’nun hikâyesini de hepimiz biliriz. Dünya dönüyordu ama bunu dile getirmek, dönemin kabul görmüş anlayışına karşı çıkmak demekti. Peki aynı bilgi, birkaç yüzyıl önce neden bu kadar korkutucuydu? Çünkü mesele sadece bilmek değildi; mesele, kimin neyi söylemeye hakkı olduğuydu. Ve belki de asıl mesele hâlâ bu.

Barış ve kardeşlikten bahseden dünya, tarihi boyunca farklı görüş öne sürenleri ya öldürdü ya da süründürdü. Bu bedeli ödeyenlerden biri de ünlü şair Nesîmî’dir.

Bu aralar Sami Yusuf’un yorumuyla dinlediğimiz “Ben Bu Cihana Sığmazam” eserinin mimarı Nesîmî… Derisi canlı canlı yüzülerek katledilen Nesîmî…

Halk arasında anlatılan o meşhur rivayette, Nesîmî’ye “Yârin ile hoş musun?” diye sorduklarında; “Hoş olayım ya da olmayayım, o yâr benim, kime ne?” diyerek kul ile Yaratan arasına kimsenin giremeyeceğini yüzyıllar öncesinden haykırmıştır.

Nesîmî’nin hikâyesi bu yüzden son derece düşündürücüdür. 14. yüzyılda yaşayan şair; insan, Tanrı, varlık ve evren üzerine dönemin kabul edilmiş sınırlarının ötesinde düşünüyordu. Hurûfîlik ve vahdet-i vücud anlayışları üzerinden varlığın anlamını sorguluyordu. Söyledikleri, dönemin egemen anlayışıyla çatıştı ve bunun bedelini hayatıyla ödedi.

Bugün Nesîmî’nin şiirlerini okuyor, onun sözlerini kültürel mirasımızın kıymetli bir parçası olarak görüyoruz. O halde şu soruyu sormamız gerekmiyor mu: Bir insanı yaşadığı dönemde tehlikeli kılan şey gerçekten yanlış düşünmesi miydi, yoksa insanların henüz o düşünceyi kavramaya hazır olmaması mı?

Bu ikisi aynı şey değildir. Bir düşünce gerçekten yanlış olabilir. Ancak bir düşüncenin yanlış olduğunu söylemekle, onu anlamaya çalışmadan yasaklamak ve yok etmek arasında dağlar kadar fark vardır.

Hurûfîlik inancında Arap alfabesindeki harfler ve sayılar; evrenin sırlarını, kozmik gerçekleri ve varoluşu açıklamak için kullanılır. Bu mistik yaklaşımın düşünsel öncülleri arasında ünlü matematikçi Pisagor’a kadar uzanan bir hat bulunur. Mısır, İran ve Hint uygarlıklarında da benzer eğilimlerin izleri görülür. Pisagorcular, sayıların bilgisine dayanarak evrenin sayılarla örülü bir düzen olduğunu savunmuşlar ve en yüce amacın ilahi olanla birleşip benlikten sıyrılmak olduğunu öne sürmüşlerdir.

Kuran-ı Kerim’de yer alan ve “Hurûf-ı Mukattaa” olarak adlandırılan gizemli harfler de İslam düşüncesinde derin anlamlar taşır. Bazı kelamcılara göre bu harfler, Allah’ın kelamını oluşturan isim ve sıfatların remizleridir. Hurûfîlik anlayışı da bu harf ve sayılara mistik katmanlar yüklemiştir.

İslam tarihinde bu düşünsel hat üzerinde radikal çıkışlar yapan isimlerden biri de Hallâc-ı Mansûr’dur. Düşüncelerindeki coşkuyu gizleyemeyen Mansûr, “Enel Hak” (Ben Hak’kım / Hakikatim) noktasına ulaşmış ve bu söylemi nedeniyle idam edilmiştir. Nesîmî de benzer bir coşku ve sırrı açık etme gerekçesiyle Hallâc-ı Mansûr ile aynı trajik kaderi paylaşmıştır.

Tarih boyunca insanlar, kendilerinden önce öğretilen bilgileri sorgulamadan doğru kabul etme eğiliminde olmuşlardır. Çünkü insan zihni belirsizlikten hoşlanmaz. Bildiği dünya güvenlidir; alıştığı düşünce rahatlatıcıdır. Asıl sarsıcı ve tehlikeli olan soru şudur: “Ya doğru bildiğimiz şey yanlışsa?”

Bu soru insanı rahatsız eder, kendisiyle yüzleştirir ve bastığı zemini ayağının altından çeker. Belki de bu yüzden insanlık tarihi boyunca yeni fikirlerin karşılaştığı ilk tepki merak değil, direnç olmuştur.

Buradan “Geçmişte yanlış kabul edilen her şey bugün doğrudur” sonucu çıkarılmamalıdır; bu da ayrı bir yanılgı olur. İnsanlık zaman zaman yanlış düşünceler üretir ve zamanla bunları düzeltir. Bilimin temeli de tam olarak buna dayanır: Bir bilgi ortaya çıkar, sorgulanır, test edilir, yanlışsa değiştirilir ve yeni kanıtlarla yeniden değerlendirilir. Yani bilimin gücü “Ben her şeyi biliyorum” demesinde değil; “Yanılmış olabilirim” diyebilmesindedir. Keşke insanlar da gündelik hayatlarında ve inançlarında bilim gibi “Yanılıyor olabilir miyim?” sorusunu sorabilse…

Nesîmî’nin en bilinen dizesi şöyle der: “Mende sığar iki cahan, ben bu cihana sığmazam.”

Bu dizeleri yalnızca tasavvufi bir derinlik olarak okumak mümkün. Ancak bugün buna insani bir anlam daha yükleyebiliriz: İnsan bazen kendisine çizilen dar sınırlara sığmaz. Bir kalıba, bir tanıma, bir yaşa, bir mesleğe, toplumsal bir role ya da geçmişine sığamaz. Çünkü insan değişir; düşünür, yanılır, öğrenir, vazgeçer ve yeniden başlar. İnsan olmanın en güzel tarafı da budur.

Bugün doğru kabul ettiğimiz şeylerin sonsuza kadar doğru kalacağının bir garantisi yok. Yarın yeni bir keşif yapılabilir, kesin sandığımız bir bilgi geçerliliğini yitirebilir. İşte bu yüzden çocuklarımıza sadece hazır doğru cevapları ezberletmek yerine, doğru soruları sormayı öğretmeliyiz. Çünkü cevaplar zamana göre değişebilir ama nitelikli sorular insanı değiştirir ve dönüştürür.

Belki bir gün, bugün çok kesin ifadelerle savunduğumuz fikirler için gelecek kuşaklar şöyle diyecek: “İnsanlar o zamanlar gerçekten buna mı inanıyordu?” Tıpik bizim bugün geçmişe bakıp şaşırdığımız gibi…

O yüzden bir fikre hemen karşı çıkmadan önce durup düşünmekte fayda var. Belki o fikir gerçekten yanlıştır; belki de biz henüz onu anlayacak olgunlukta değilizdir. İkisi arasındaki farkı kavrayabilmek için ihtiyacımız olan tek şey ise tarafsız bir meraktır.

Çünkü insanlığı ileriye taşıyanlar her zaman her şeyi en doğru bilenler değil; “Ya bildiğimiz şey yanlışsa?” diye cesaretle sorabilenler olmuştur.

Ylz der ki; Kendi doğrusuna âşık olan, başkasının hakikatine kör kalır.