Hayalleriniz için her şeyi göze alabilir misiniz?

La La Land'ı ilk çıktığı yıl sinemada tek başıma izlemiştim. Emma Stone'un Mia'sı beni sinema tarihinde en çok etkileyen karakterlerden biri olmuştu; hayalleri. inatçılığı, kırılganlığı… Film bittiğinde buruk ama tatlı bir gülümsemeyle ayrıldım salondan. O günden bu güne defalarca izledim. Her defasında aynı heyecanı yaşadım.

Film bu sene 10. yılına özel yeniden salonlarda yerini aldı. Peki neden bu film geri döndü?

Damien Chazelle'in 2016 yapımı filmi iki hayalin hikayesini anlatıyor. Mia oyuncu olmak, Sebastian ise caz müziğini yaşatmak istiyor. İkisi de Los Angeles'ın o parlak ama acımasız dünyasında kendi yollarını arıyor. Bir noktada yolları kesişiyor ve birlikte bir şeyler inşa ediyorlar. Sadece bir aşk değil, birbirlerinin hayallerine verdikleri inancı da görebiliyoruz.

Ama sonu ters köşeyle bitiyor. Hayaller gerçek oluyor ama birlikte değil. Yıllar sonra bir an, bir bakış, ve o son sahne. Film ‘ya olsaydı’ diye soruyor ama cevap vermiyor. Çünkü La La Land aslında seçimlerin değil yolculuğun filmi. Birlikte inşa ettikleri hayaller yıkılmadı sadece farklı yönlere gittiler.

Filmin görsel dünyası da bu hissi pekiştiriyor. O mor gökyüzü, ışıklar, Griffith Gözlemevi'ndeki dans sahnesi… Bunlar gerçekle rüyanın tam arasında duruyor. Chazelle, Los Angeles'ı olduğu gibi değil, olmasını istediğimiz gibi gösteriyor. Ve müzik her şeyi bir arada tutuyor. City of Stars on yıl sonra hâlâ dinlenmeye devam ediyor. 6 Oscar ödülü, Altın Küre'de 7 ödül… Ama asıl ödül o salondan çıkarken yüzünüzde kalan tebessüm.

Belki de bu yüzden hala unutulmayan filmler arasında.Bazen hayaller gerçek oluyor ama her şey bir arada olmuyor. Bu nedenle filmin bıraktığı his bizi bu kadar etkiliyor. Çünkü film bu konuda dürüst davranıyor.